Belgrad, Novi Sad, Sırbistan

Avrupa’ nın orta yerinde, ancak Avrupa gibi de değil, iki arada bir derede kalmış bir ülke, Belgrad. Yabancı sermaye dayanan ekonomisinin bir kısmı da tarım üretiminden geliyor. Savaş sonrasında uygulanan ambargolar ve 2000 yılı krizi, Sırbistan’ ı çok olumsuz etkilemiş. Bizim ülkenin aksine, Sırbistan’ da yeni bina görmek çok zor. Ülke, yeni yeni kalkınmaya başlayacak gibi duruyor.

Uzun zamandır görmek isteyip de bir sürü fırsatını bulamadığım bir yerdi, Belgrad. Sonunda denk geldi ve 3 arkadaş Belgrad yolunu tuttuk. Pegasus Hava Yollarının direk uçağı ile saat 11:35 gibi vardık Belgrad’ a. Belgrad vize istemiyor, dolayısıyla giriş işlemlerinden sonra şehir merkezine gitmek için A1 numaralı otobüze bindik. A1’ in fiyatı standar 300 Dinar. Ancak para üstü geri alırken mutlaka sayarak alın. Zira eksik verebiliyorlar.

Havaalanında döviz kurları düşük o yüzden döviz bozduracaksanız şehir merkezinde bozdurmanızı tavsiye ederim. Şehir merkezinde oldukça fazla döviz bürosu var.

Yaklaşık yarım saat sonra Slavija meydanına varıyoruz. A1 otobüslerinin kalkış ve varış yeri burası. Meydana vardığımızda çok acıkmış olduğumuz için hemen yemek yiyecek yer arıyoruz, tabii ki Foursquare’ dan  Bize en yakın yer Hotel Slavija Garni’ nin restaurantı. Bavullarımızla birlikte Slavija Restaurant’ a gidiyoruz. Restaurant otele ait ve oldukça büyük. Hemen oturup Cevapi ve yerel bira söylüyoruz. Cevapi iste kurutulmuş etten yapılan bir çeşit köfte. Tadı füme et gibi; en sevdiğim lezzetlerden biri. Posiyonlar, Türkiye’ ye göre çok büyük, o yüzden ben tamamını bitiremedim

Yemeklerimizi bitirdikten sonra, booking.com üzerinden ayarladığımız eve doğru yola çıkıyoruz. Otelimiz Terazije caddesi üzerinde. Otel dediğime bakmayın aslında orası bir daire  Eşyalarımızı, eve bırakıp Belgrad’ ı keşfe çıkıyoruz.

Sırbistan’ ın başkenti olan Belgrad; Sava ve Tuna nehirlerinin buluştuğu ve uluslararası kara, demir ve havayollarının birleştiği merkezi bir konumda bulunuyor. Güneyinde Avala ve Kosmaj dağlarının uzandığı, pek çok noktasından eşsiz Kalemegdan’ ın göründüğü ve kalbinin Knez Mihailova caddesinde attığı şehir, yıl içerisinde çok sayıda ziyaretçiye ev sahipliği yapıyor.

İstanbul ve Atina’ dan sonra Avrupa’ nın en eski şehri olan Belgrad’ a ait arkeolojik bulgular, M.Ö 5. yüzyıla kadar uzanmakta. Kelt kabileleri tarafından keşfedilen ve hakkındaki ilk kayıtların, 878 yılına ait olduğu belirtilen şehrin tarihi, birçok mücadele ve savaşla dolu.

Sadece ülkenin değil aynı zamanda Avrupa’ nın da eğlence merkezlerinden biri olan Belgrad’ ın gece hayatı, komşu ülkelerden birçok ziyaretçi çekmekte ancak biz o gecelere akamadık.

Gelelim gezimize; niyetimiz Knez Mihailova Caddesi üzerinden Kalemegdan’ a gitmek. Sırbistan’ ın en eski yerleşim bölgelerinden biri olan Knez Mihaliova Caddesi; birçok tarihi binasıyla kültüre, ünlü mağazalarıyla ekonomiye, galerileriyle sanata ve modern kafeleriyle de eğlenceye hizmet veren kocaman, güzel bir cadde.

Roma ve Osmanlı kültürünün izlerini taşıyan bahçelere, çeşmelere ve binalara sahip olan cadde; 1867 yılından sonra gerçekleştirilen şehir planlamasıyla bugün ki halini almış ancak yol çalışmaları hala bitmemiş. Beyoğlu’ nun başına gelen, Knez Mihailova Caddesi’ nin de başına gelmiş.

Caddenin en önemli sembollerinden biri olan Prens Mihailo Heykeli, heykelin solundaki Ulusal Tiyatro binası ve arkasındaki Ulusal Müze; Knez Mihailova caddesi’ nin kültürel ve sanatsal dokusunu temsil ediyor.

Caddeyi keyifle dolaştıktan sonra gözümüze çarpan dondurmacıda alıyoruz soluğu. Dondurmalarımızı aldıktan sonra ki çok güzelmiş dondurması; Kalemegdan’ a varıyoruz.

Knez Mihailova Caddesi’ nin bittiği yerde başlayan Kalemegdan Kalesi ve doğal güzelliğiyle büyüleyen Kalemegdan Parkı, Belgrad’ da hem gezi hem de dinlenme amaçlı ziyaret edilen yerlerden biri. Beldrad’ da çok fazla yeşil alan olduğunu da belirteyim bu arada.

İlk yerleşimin, Kelt Scordisci kabilesi tarafından M.Ö. 3. yüzyılda gerçekleştiği bu tarihi yer; Türk ve Slav kabileleri başta olmak üzere birçok kabile tarafından zapt edilmiş, aynı zamanda Roma ve Osmanlı gibi güçlü imparatorlukların sınırlarına girmiş.

Osmanlı Devleti’ nin mimarisini yansıtan İstanbul Kapısı, Kalemegdan Kalesi’ nin ana girişini oluşturuyor hemen sonrasında açık hava silah müzesi bulunuyor. Kale’ye girdikten sonra karşımıza çıkan Zindan Kapısı ise asıl yapısının bozulmadan inşa edildiği terasıyla ziyaretçilere muhteşem bir Tuna Nehri manzarası sunuyor.

Kale’ nin etrafını çevreleyen geniş Kalemagdan Parkı’ nın girişinde ise bir elinde şahin, diğer elinde savaş kılıcı olan ve Sırbistan’ ın bağımsızlığını simgeleyen Victor Anıtı bulunuyor.

Tuna ve Sava nehirlerinin birbirine kavuştuğu bölgede yer alan Kalemagdan Parkı; basketbol ve tenis kortları, müzeleri ve kafeleriyle başkentin en popüler yerleri arasında. En güzeli ise gün batımında kale surlarında oturup muhteşem manzarayı izlemek. Biz de en güzelini yapıp, güneşi Kalemegdan’ ı da bitirdik. Sonra da  Belgrad sokaklarını keşfe çıktık.

Nehir kenarından doğru yürüyerek Aziz Mihail Katedrali’ ne (Holy Archangel Michael Cathedral) vardık. 1837 ve 1840 yılları arasında A. F. Kverfeld tarafından tasarlanıp, ünlü heykeltıraş Dimitrije Pančevo tarafından inşa edilen katedral, Kutsal Başmelek Michael‘ a ithaf edilmiş. Geç barok döneminin mimari izlerini taşıyan katedral, 19. yüzyıl Sırp sanatının Avrupa stiline yakınlaşan önemli örneklerinden biri. Antik ikonalarla ve altın işlemeli sanat eserleriyle dekore edilen katedral, aynı zamanda Sırp liderler Miloš Obrenović ve Mihailo Obrenović dışında, Dositej Obradović ve Vuk Stefanović Karadžić  gibi bir çok ünlü kişinin mezarlarını barındırıyor.

St. Michael Cathedral’ den sonra tekrar Knez Mihailova Caddesi’ ne çıkıp yürüyüş yaptık. Ardından da bir şeyler içmek için Skadarlija denen bölgeye gittik.

Şehrin en bohem ve ilginç mahallelerinden biri olan Skadarlija, geleneksel Sırp eğlencesini yansıtan bir bölge. 19. ve 20. yüzyılın başlarında birçok şair ve sanatçının toplandığı Skadar Caddesi, mahallenin merkezi konumunda. Belgrad’ ın en eski geleneksel restoran ve barlarına sahip olan bölgede, Kafana adı verilen mekanlarda şehrin en eski biraları tadıp, geleneksel Sırp müziği Starogradska dinlenebilirsiniz. Bizim şansımıza Osman Aga şarkısının, Sırp versiyonu denk geldi 🙂

Skadarlija, arnavut kaldırılarıyla döşenmiş, araç trafiğine kapalı bir cadde. Cadde çok şık otantik restaurant ve kafeler var. Biz öğlen yediğimiz cevapileri hala sindiremediğimiz için bir şeyler içmek için Red Bar’ a oturduk. Şansımıza terasta yer bulduk ve otantik Skadarlija manzarasına karşı oturduk. Mehmet, şarap ile ilgili bir kursa gittiği için içecek seçimini Mehmet’ e bıraktık. O da bizim için bir şişe, yerel bir şarap olan Temet Three Morave Red şarap söyledi. Ben şaraptan çok anlamam ama bu şarabı hiç sevmedim. Benim için sirkeden farksızdı. Onun yerine Pina Colada söyledim de keyfim yerine geldi 🙂 Epey bir sohbet, muhabbetten sonra uyumak üzere dairemize geri döndük.

Ertesi gün kahvaltımızı ettikten sonra Novi Sad‘ a doğru yola koyulduk. Novi Sad’ a, otobüs garından her saat başı otobüs var. Biz de biletlerimiz aldıktan sonra otobüse binip yola çıktık.

Otobüs ile Novi Sad yaklaşık 1,5 saat sürüyor. Garda otobüsten indikten sonra taksiye binip, nehir manzaralı dairemize doğru yola çıktık.

Novi Sad, oldukça küçük bir yer. Günü birlik gezi için gayet uygun ancak biz akşam da ortamı görmek için bir gece kalmaya karar verdik.

Eşyaları odaya bıraktıktan sonra da Novi Sad’ ı keşfe çıktık. Yol yorgunluğunu atmak için Tuna Nehri kenarında bir kafeye oturup kahvelerimiz içtik. Azıcık keyif yaptık, huzurlu, mutlu sohbet ettik. Sonra da Katolik Meydanı’ na doğru yola çıktık.

Bu meydana Katolik Meydanı denmesinin sebebi, Köşesinde bulunan Neo-Gotik tarzda inşaa edilmiş olan katedral. Yerel halkın basitçe “Katedral” olarak adlandırdığı bu muhteşem katedral, 1895 yılında, Church of the Name of Mary (Katolik Meryem Kilisesi) ismiyle yapılmış. 72 metre yüksekliğinde kuleye sahip olan katedral, Novi Sad’ ın en büyük Roman Katolik kilisesi.

Meydan’ ın hemen karşısında yine harika bir mimariye sahip olan yerel yönetim binası var. onun solunda ise meşhur Vojvodina Otel var. Okuduğum gezi yazılarında herkes Vojvodina Otel‘ den bahsetmiş ama ben bir numara görmedim.

Katolik Kilisenin yanından devam edince, araç trafiğine kapalı, çok şık bir caddeye giriyorsunuz (Zmaj Jovina). Bu caddede çok şirin kafeler ve sokak sanatçıları var. Oturup vakit geçirmek için keyifli bir yer. Caddenin sonunda Saint George’s Cathedral‘ i ve Vladislav yard yer alıyor.

Novi Sad’ da bir birine çok yakın bir sürü kilise var; bir tanesi de Church of Holy Mother’s Ascension. Sanırım bu kadar çok kilise olduğu için buranın adı Katolik Meydanı.

Kiliselerden sonra bir de Sinagog ziyaret edelim diyoruz ve Synagogue Novi Sad‘ a geliyoruz. Tabiisi de Sinagog kapalı. Ancak, bahçedeki bekçiyi görünce içeriyi ziyaret edebilir miyiz diye soruyoruz. Bekçi de bizden kişi başı 10 euro istiyor. Tabiisi de gülüp geçiyoruz ve aklımıza paragöz yahudi fıkraları geliyor 🙂

Bakıyoruz ki Novi Sad’ da yapılacak bir şey yok, rotayı Petrovaradin Kalesi‘ ne çeviriyoruz. Petrovaradin Kalesi, Tuna’ nın diğer tarafında. Köprüden, Tuna’ yı izleyerek aheste aheste karşıya geçiyoruz.

Kaleye tırmanmadan önce karşımıza, 18. yüzyılda inşaa edilmiş olan St. George Kilisesi çıkıyor ancak restorasyon yapılıyor. o yüzden giriş yok.

Kilisenin yanındaki merdivenleri kullanarak Ludwig von Baden Kapısı‘ ndan Petrovaradin Kalesi’ ne (Petrovaradin Fortress) tırmanıyoruz. Sonrasında tünelden geçip saat kulesinin olduğu alana varıyoruz. Saat Kulesi‘ nin olduğu yerden Tuna Nehri manzarası muhteşem. Bir süre Tuna Nehri’ ni seyrettikten sonra kaleyi geziyoruz.

Petrovaradin Kalesi’ ne, Ludwig von Baden Kapısı haricinde yukarıda bulunan kapılardan da girmek mümkün. Kalede, tarihi izleri barındıran, Molinari Kapısı, VI. Karl Kapısı, Belgrad Kapısı ve Leopold Kapısı bulunuyor. Kale içerisinde bir de müze var; City Museum of Novi Sad. Ancak biz müzeyi gezmedik.

Biz kaleye çıkarken yağmur başlamıştı, en tepeye vardığımızda ise sağnak yağışa döndü. Biz de fırsat bu fırsat deyip, yemek molası verdik. Kalenin üst tarafında kocaman bir otel ve 3 farklı restaurant var. Biz özellikle Restaurant Terasa‘ ya gittik çünkü yemeklerinin nefis olduğuna dair duyum almıştık.

Nefis yemekler eşliğinde şarabımızı içtik ve gerçekten çok çok keyif aldık. Ancak olur da gitmek isterseniz mutlaka rezervasyon yaptırın, aksi takdirde yer bulmanız imkansız. Patron geç geleceği için bizi, patronun masasında ağırladılar 🙂 Restaurant Terasa’ da muhteşem bir şey daha vardı; pasta. Sade milföy pasta. Amaaaa, bir tadı vardı, var yaaa, muhteşem. Ömrümde bu kadar güzel pasta yemedim. Sırf onun için bir daha Novi Sad’ a gidilir 🙂

Karnımızı doyurduktan sonra da Novi Sad gecelerine akalım dedik ve Katolik Meydanı’ na geri döndük.

Kilisenin yanından (diğer yanı 🙂 ) içeri girince bissürü bar göreceksiniz. Minik minik bir sürü mekan. Çoğundan taverna müziği gibi ses geliyor. Siz de sanıyorsunuz ki, canlı müzik var. Bir giriyorsunuz, bir iki masada insanlar var, mekan boş, müzik teypten geliyor 🙁 Çok sinir bozucu. Epey bir yer dolaştıktan sonra bir yer bulup oturduk. Ancak yaş ortalaması çok küçük olduğu için mekanlar bizi kesmedi. Biz büyümüşüz artık 🙂 3 – 5 bira içtikten sonra gidip uyuduk 🙂

Ertesi gün kahvaltımızı ettikten sonra Belgrad’ a geri döndük, tekrar keşfe devam.

Bu sefer ki ilk rota, Nikola Tesla Müzesi.

Benim için Nikola Tesla bir ilah. Kendisini mucize olarak görmekteyim. Ona dair yazılan tüm kitapları okudum. Yani öyle böyle değil, fena fanatiğiyim. Hani deseler ya, bir mucize olacak, ne istersin. Derim ki; Nikola Tesla ile 1 yıl yaşamak (daha çok da olur 🙂 ).

Bu fanatikliğim sebebiyle müzeye giderken çok heyecanlıydım. Müzeye, rehber eşliğinde, saat başı ziyaretçi alıyorlar. sıra bize geldiğinde kalbim güm güm atıyordu 🙂

İlk salonda Nikola Tesla’ ya ait bir kaç eşya sergileniyor. Sonra ki kısımda ise Nikola Tesla’ nın küllerinin bulunduğu küre sergileniyor. Ardından da minik bir salona geçiliyor. Bu salonda Tesla’ nın indüksiyon motorunun parçaları ve barkovizyon bulunuyor. Barkovizyonda 15 dakika boyunca Nikola Tesla’ nın hayatını izliyorsunuz ve bir kez daha hayran kalıyorsunuz 🙂

Ardından da küçük bir salona geçiliyor. Orada elktro manyetik osilatör deneylerinin simülasyonları var. Deneyler çok güzel ancak içerisi çok kalabalık olduğu için hiç eğlenceli değil. Aklıma, küçükken manyetolu çakmaklarla, milleti çarptığım zamanlar geldi 🙂 İçeride sadece 2 tane gösteri yapıyorlar ve olay bitiyor. Nikola Tesla Museum, benim için tam bir hayal kırıklığı oldu. Beni hiç kesmedi. Çok üzgün ayrıldım, oradan. İnşallah Kanada’ dakine gitmek nasip olur 🙂

Tesla Müzesinden sonra Tašmajdanski Parkı‘ na doğru yürüyoruz. Parkın içerisinden geçip, Aziz Mark Kilisesi’ ne varıyoruz.

Aziz Mark Kilisesi (St. Mark Church, Crkva Svetog Marka), Sırbistan’ ın başkenti Belgrad’ ın Tašmajdan Parkı’ nda bulunan bir Sırp-Ortodoks kilisesi. Sırbistan Ulusal Meclisi’ ne yakın bir konumda bulunan kilise, Petar ve Branka Krstić kardeşler tarafından Bizans mimarisi örnek alınarak yapılmış. 1940′ ta tamamlanan kilisenin içerisinde, 18. ve 19. yüzyılların izlerini taşıyan en zengin ikona koleksiyonu ve kilisenin önceki dönemlerini yansıtan bir kaç tane de maket var.

Kilisenin içinde ayrıca Sırp imparatoru Stefan Dušan’ ın kemiklerinin saklandığı, lahit şeklinde mezarlığı bulunuyor. Stefan Dušan haricinde Aleksandar Obrenović, Draga Mašin, Natalie of Serbia gibi isimler de bu kiliseye defnedilmiş.

Kilise ziyaretinden sonra oradan ayrılıp, yemek için Zavicaj Restaurant‘ a (Завичај) gidiyoruz.

Zavicaj Restaurant, otantik ve çok şirin bir restaurant. Personel çok şeker ki, Sırplar genelde sert mizaçlıdır. Ben artık et yemekten sıkıldığım için ızgara somon söyledim, yanına da yöresel kadeh, beyaz şarap. İyi ki de öyle yapmışım; somon önce füme yapılmış sonra hafif kızartılmış. Tadı inanılmaz güzeldi. Şimdiye kadar yediğim en iyi somondu 🙂

Yemekten sonra tekrar Skadarlija‘ ya gidiyoruz. Önce bir kafede kahve içip sonra yine Red Bar‘ a gidiyoruz. Müdavimi olduk neredeyse 🙂 Ancak bu sefer mekan dolu olduğu için yer bulamıyoruz. Biz de bara oturuyoruz 🙂 İyi ki de oraya oturmuşuz çünkü çok tatlış bir barmene denk geldik. Ne istersiniz diye sordu, kokteyl dedim, menüyü istedim. Menüyü boşver, nasıl bir tat istiyorsun dedi. Ben de kahveye doyamadığım için kahveli bir şeyler olsun dedim 🙂 Ardından tüm becerilerini ortaya koyup bana muhteşem bir kokteyl hazırladı 🙂 Kuzen önce mojito ardından daiquiri içti. Mehmet’ e çok süper portakal tadında bir koktely hazırladı. Sonrasında ben de portakal kokusuna aş erip, cointreau, martini ve viskiden oluşan bir kokteyl daha içtim. Yalnız bir süre sonra sigara dumanından gözlerimiz yandığı için bardan çıkmak zorunda kaldık.

Ertesi gün Tuna Nehri’ nde tekne turu yapmak istedik. Ben bir kaç firmayı aradım ancak telefona cevap veren olmadı. Biz de tekrar dışarı çıkıp gezinmeye başladık. Bir taksiye binip Aziz Sava Katedrali‘ ne gittik.

Osmanlı Donanması’nın kaptan-ı deryası olan Sinan Paşa‘ nın, 1550-1553 yılları arasında kaleme aldığı notlarına göre;  başpiskopos Aziz Sava, 1594’ te, Mileševa Manastırı‘ ndan ayrılıp buraya yerleşmiş. Öldükten sonra da burası onun mezarı olmuş.

Yapımına, Bogdan Nestorović ve Aleksandar Derok tarafından 1935 yılında başlanan katedralin inşası, 2. Dünya Savaşı ve Tito dönemlerinde yaşadığı duraksamalarla ancak 1985′ ten sonra tamamlanabilmiş. Ancak biz gittiğimizde yine restorasyon çalışması vardı ve kilisenin tamamı kapalıydı. Sadece giriş kısmındaki minik mağazalar ve satış reyonu açıktı. Katedrale para lazım tabii 🙂

Boşu boşuna St. Sava Cathedral’ ine kadar gelmiş olduk 🙁 Oradan rotamızı, Pionirski Park‘ a çeviriyoruz.

Pionirski Park’ ın hemen köşesinden çok ilginç bir anıt var. St. Elijah‘ ın tepesinden getirilen kayalardan yapılmış minik bir kale ve üzerinde, Birinci Dünya Savaşı‘ na katılan  tüm Sırp generallerin, anıt plaketleri bulunuyor. Bu anıt, Sırp ordusunun, Birinci Dünya Savaşı’ nda, Bulgaristan’ a karşı, Kajmakčalan Dağı’ nda kazandıkları büyük zaferini temsil ediyor.

Bir çok bitki türünü barındıran Pionirski Park, bir nevi botanik bahçe aynı zamanda. Parkın içinde Sırp Sırp heykeltıraş ve ressam Nadežde Petrović’ in bir heykelinin yanı sıra Nobel Ödüllü Ivo Andrić‘ in anıtı, havuz ve yürüyüş parkurları var. Ancak biz oradayken, havuz boştu 🙂 Parkın hemen arkasında ise Eski Saray (Stari Dvor) ve Yeni Saray (Novi Dvor) bulunuyor.

1882 ve 1884 yılları arasında Kral Milan Obrenović tarafından inşa edilen Eski Saray, bahçeye açılan büyük balkonları, birinci kata kadar yükselen karyalid heykelleri, ihtişamlı Doric sütunlarıyla büyülü bir güzelliğe sahip. Ana holün açıldığı Kırmızı Salon, sol tarafındaki Sarı Salon ve Tören Odası; sarayın en ihtişamlı yerleri. Ünlü ressam Đura Jakšić’ in portresi, Belgrad’ ın Slav dilinde, ilk olarak isminin geçtiği doküman olan, Papa VII. John ‘ un mektubunun bulunduğu Eski Saray’ da ayrıca Sava Šumanović ve Jovan Bijelić gibi birçok ünlü sanatçının eserleri de barınıyor.

19. yüzyıl mimarisini yansıtan bina, İkinci Dünya Savaşı sonrası geçirdiği restorasyon sürecinden sonra birçok resmi daire tarafından kullanılan saray, 1961′ den itibaren Belgrad Kent Meclisi‘ ne ev sahipliği yapıyor.

Karageorgevich hanedanlığı için özel olarak inşa edilen Yeni Saray’ ın (Novi Dvor), yapımına 1911′ de başlanmış ve tamamlanması 11 yıl sürmüş. 1933′ e kadar Karageorgevich hanedanlığının yaşadığı sarayda, İngiliz ve Japon tarzı salonlar, yatak odaları ve kütüphanelerin yanı sıra, XIV., XV. ve XVI. Louis etkisindeki tasarıma sahip olan saray, 1934 yılından sonra sırayla Prens Paul müzesine ve Sırbistan Meclisi’ ne devredilmiş. Şimidilerde de Sırbistan Cumhurbaşkanı’ nın ofisi olarak kullanılmakta.

Kültür gezimizi tamamladıktan sonra kahve içmek üzere Aviator Coffee‘ ye gidiyoruz. Mola için tavsiye ederim, oldukça şık bir mekan 🙂 Biz kahvelerimizi içerken, aramış olduğum tekne turu firmalarından bir geri aradı. Yarım saat sonrasına sözleşip, tekne turu yapmaya karar verdik.

Bir taksiye binip, Tuna Nehri tarafında bulunan UG Dorćol diye bir binanın yanına vardık. Burası bizim balıkçı barınaklarının aynısı ve burada da çekek yerleri var. Biz gezi teknesi hayal ederken, şansımıza bir balıkçı teknesi denk geldi, hem de pancar motorlu. ancak sadece 3 kişi olduğumuz için bize özel bir tekne turu oldu.

Tıngır mıngır Great War Island‘ ın etrafında dolanmaya başladık. Giderken, adayı, iskelemize aldığımızda, Borča sancak tarafımızda kaldı. Borča‘ nın kıyısında minik minik bir sürü ahşap kulübeler vardı ve insanlar piknik yapıyorlardı. Mekanla çok tatlıydı, hayran kaldık, izlerken. Sonra tekna geri dönüşe başladı ve bu sefer Nikola Tesla Bulvarı’ nın kıyısında ilerlemeye başladık. Bu kıyı şimdiye kadar gödüğüm en güzel kıyı diyebilirim çünkü muhteşem mekanlar var 🙂

Nehir üzerinde dubaların üzerinde inşa edilmiş, restaurant, bar ve gece kulübü olarak hizmet veren mekanlara splavovi deniyormuş. Novi Beograd‘ da, Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği bölgede sıra sıra görülebilen bu barlar akşam restauranti kafe ve bar, gecenin ilerleyen saatlerinde ise müşerilerini coşturan birer gece kulübü oluyor. Yerel halk müziği, pop, dans, hip-hop, R&B gibi müziklerin yanı sıra, canlı müzik çalan splavovi‘ ler de mevcut.

Mekanları seyrede seyrede, biraz da üşüyerek 2,5 saatlik tekne turumuzu bitiriyoruz. Ardından da yemek yemek üzere Walter Sarajevski Ćevap‘ iye (Валтер Сарајевски ћевап) gidiyoruz. bu arada bu mekan bizim kaldığımız caddede 🙂 Mekanın yemekleri muhteşem, tabiisi de et ve cevapi köfteleri. Ben ev yapımı şarap denedim ama tadı şirke gibiydi. O yüzden tavsiye etmiyorum 🙂

Uzun süren yemeğin ardından, Maxi Market‘ ten alışveriş yapıp sonra da dairemize döndük. Geniş salonumuzda bira içip dairemizde partiledik.

Bizim gitmediğimiz ancak belki sizin gitmek isteyebileceğiniz bir kaç mekan daha paylaşacağım.

1863 yılında, Prens Mihailo Obrenović tarafından, halkın bağışlarıyla finanse edilen Yükseliş Kilisesi (Crkva-Svetog-Vaznesenja), eski Sırp manastır örnekleri referans alınarak yapılmış. Romantizm akımına ait bir çok öge barındıran kilise, ikonalar, eski kitaplar, altın kalıntıları ve 19. yüzyıldan kalma daha bir çok esere ev sahipliği yapıyor. Belgrad Prensliği özerkliğini ilan ettikten sonra ilk çan bu kilisede çalınmış. Bu tarihi kilisenin dış cephesi de oldukça şirin hatta romantik 🙂 Yığma taş üzerinde beton cephe ve çevresinde muhteşem bir park.

Belgrad’ ın en eski müzesi olan Ulusal Müze (Narodni Muzej), 1844 yılında Sırp yazar Jovan Sterija Popović’ in tarafından kurulmuş. 34 adet koleksiyona sahip olan müze, yaklaşık 40.000 esere ev sahipliği yapıyor. Ulusal Müze, arkeolojiden sanat tarihine, tarihten sosyolojiye bir çok bilim dalına ait eser barındırmakla birlikte, yerli ve yabancı bir çok sanatçının orta çağdan günümüze uzanan eserlerini de bünyesinde barındırıyor. Lepenski Vir’ in heykelleri, Kral Radoslav‘ ın demir paraları, Paja Jovanović’ in resimleri ve Sırp kültürünün en önemli miraslarında biri, 12. yüzyıldan kalma Miroslav İncil’ i (Miroslavljevo Jevanđelje) bunların en güzel örnekleri.

Dedinjie’ de yer alan Kraliyet Sarayı ve Beyaz Saray, Kral I. Alexander ve ailesinin talimatlarıyla yaptırılmış. Košutnjak Ormanı, Topčider ve Avala Dağları ile çevrilmiş, muhteşem bir coğrafyada yer alan bu saraylar, eklektik bir mimarinin en güzel örnekleri.

Kameriyeler, havuzlar, konser terasları ve köşklerle donatılan Kraliyet Sarayı, 1924 ve 1929 yılları arasında inşa edilmiş. Sarayın Tören Salonu’ nda yer alan Dečani ve Sopoćane manastırlarından alınan fresklar, barok tarzında inşa edilen Mavi Salon, Rönesans stilinide inşa edilen Altın Salon, Kraliyet Sarayı’ nın en g mimari güzellik deörülesi yerleri.

Mimar Aleksandar Đorđević tarafından 1934 ve 1937 yılları arasında yapılan Beyaz Saray ise klasik mimariyle yapılmış. XV. ve XVI. Louis tarzında dekore edilen sarayın kütüphanesi 35.000 adet kitap barındırıyor.

Prens Miloš Obrenović’ in evi olarak da kullanılan, Sırbistan Tarihi Müzesi (Istorijski Muzej Srbije), İlk Sırp ayaklanmasının 150. yıl dönümünde, 1954 yılında faaliyete geçmiş. Müzede bulunan kolleksiyonlarda, orta çağ, 1804 – 1918 arası dönemi, 1941-1945 halk ayaklanmaları dönemi ve en son da İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemine ait eserler bulunuyor.

Bu kültür mekanları haricinde bir bölgeler var Belgrad’ da gezilecek. Belgrad’ yakın mesafelerde bulunan farklı bölge veya şehirler. Onları da kısaca sıralayayım. Yeni Belgrad’ ın kalbi olarak nitelendirilen Zemus Bölgesi. Olur da Novi Sad’ a giderseniz, otobüs, Zemun Bölgesi’ nden geçiyor 🙂

Zemun Bölgesi’ nin gezilesi yerleri; Büyük Lyceum Binası, Katolik ve Ortodoks Kiliseleri, Zemun Parkı, Belgrad Üniversitesi’ nin Tarım ve Orman Fakültesi, yazar Alphonse de Lamartine’ nin anıtı, Gardos Mahallesi ve Milenyum Kulesi anlamına gelen Sibinjanin Janko.

Dedinje bölgesinde yer alan Tito Anıtmezarı ve Yugoslavya Tarihi Müzesi. 1996 yılında yapılan ve Tito Anıtmezarı, Yugoslavya Tarihi Müzesi, Eski Müze, Çiçek Evi (Kuća cveća) ve 25 Mayıs Müzesi’ nden oluşan Yugoslavya Tarihi Müzesi de görülebilir. 200.000′ den fazla eserin sergilendiği bu müze, aynı Yugoslavya Devlet Başkanı Josip Broz Tito’ ya ait kişisel eşyalar da barındırıyor.

Belgrad’ ın 16 km güneyinde yer alan ve 551 metre yüksekliğine sahip olan Avala Dağı, İsimsiz Kahraman Anıtı (Spomenik Neznanom Junaku) ve Rusya Savaşı Gazileri Anıtı’ na ev sahipliği yapıyor.

Sanırsam yazacaklarımın hepsi bitti, genel yorumlarım haricinde 🙂

Belgrad, yazın veya baharda gidilmesi gereken bir coğrafyaymış 🙂 Kışın hayat yok. Çok az insan var. Hafta içinde mekanlar boş. Muhtemelen yazın her yer cıvıl cıvıl oluyordur. Hele de nehir kenarındaki mekanları düşünemiyorum. Kışın insan üşüyor 🙁 O yüzden yazın tekrar gitmek lazım 🙂

Belgrad yemek, içmek için çok keyifli bir yer. Yemekler gerçekten çok güzel. Et ve balık çeşitleri muhteşem. Onun haricinde kültürel gezi için pek uygun değil. Yani özetle, yeme, içme ve eğlence için Belgrad ve Novi Sad, 10 numara 5 yıldız yerler.