Hunedoara, Sibiu, Arefu, Romanya

16. yüzyıl başlarında Romanya toprağı olan Eflak ve Boğdan, Türk hakimiyeti altında birer derebeylikmiş. Askeri ve diplomatik açıdan Osmanlı Sultanının emrine göre hareket eder ve yıllık vergi verirlermiş. İdarecileri de Osmanlı Padişahları tarafından tayin edilirmiş. Eflak ve Boğdan derebeyleri kendilerini Avrupalıların saldırılarından korumak için Osmanlı idaresinde kalmayı arzu ediyorlarmış. O dönemler, Eflak ve Boğdan halkı, Avusturyalılar, Ruslar, Tatarlar, Kazaklar ve Lehlerden ibaret bölgedeki diğer ordulara karşı Osmanlı ordusunun yanında yer almışlar. Ancak, 1711 yılında Osmanlı-Rus Harbi esnasında bu derebeyleri isyan ederek, Deli Petro’ya yardım etmişler.

Salina Turda’ yı da gezdikten sonra yeni şehirler keşfetmek için yola çıkıyoruz. Sıradaki bölge Alba Iulia olacaktı ancak vaktimiz yetmeyecek korkusuyla orayı pas geçiyoruz. Görülcek yerlerini gelmeden önce çalışmıştık ve feda edilebilecek bir yer olduğuna karar verdik. Ve rotamızı Hunedoara’ ya çevirdik.

Turda ile Hunedoara arası 2 saatlik bir yol. Hunedoara da diğerleri gibi minik bir yerleşim yeri ve en önemli turistik yeri Corvin Castle (Castelul Corvinilor).

Hunedoara’ ya yol alırken gökyüzünde kapkara yağmur bulutları belirdi ve biraz sonra da çok şiddetli bir dolu başladı. İstanbul’ daki dolu felaketinden sonra çok korktuğum için epey panikledim. Daha fazla doluya maruz kalmamak için hemen arabayı yol kenarında bir aracın altına çektim. Dolu bitip de yağmura çevirince yola çıkıp Hunedoara’ ya vardık. Hedefimiz, Corvin Castle (Castelul Corvinilor) olduğu için navigasyona orayı yazıp direk oraya gittik.

Corvinilor Kalesi, Romanya’ nın en büyük ve gösterişli kalelerinden bisi. 1400’ lü yıllarda, Gotik tarzda, Anjou ailesi tarafından yaptırılan, kale tarihte bir çok kez yangın geçirmiş. Anjou ailesinden kalan yıkıntılar üzerine, John Hunyadi bugün ki şatoyu yaptırmış.

Corvinilor Kalesi’ ne dışardan bakıp da büyülenmemek mümkün değil. Ben içeriye girmeden önce uzun uzun dışardan izledim ve bakmaya doyamadım. Benim gibi düşünen bir çok yapımcı olmalı ki burada bir sürü film çekilmiş. Yapılan en son film de Dehşetin Yüzü (The Nun). Filmin bir kısmı bu şatoda çekilmiş.

Şatoya gitmek için nehrin üzerindeki bir köprüden geçiyorsunuz ve büyük kapıdan içeri giriyorsunuz. Kapı, büyük bir avluya açılıyor. Bu avludan da diğer binalara giriş var. Binalardan birinde, şatonun eski duvar ve taşları sergileniyor. Zamanla kırılıp dökülmüş heykel ve duvar parçaları bu salonda. Sonrasında kırılan yerlere yenisi yapılıp eklenmiş.

Diğer bir salonda da John Hunyadi ve o şatoda yaşayanlara ait eşyaların sergilendiği bir alan var. El yazması kitaplar, mühürler, paralar, miğfer ve zırhlar, vs.

Bir başka binada ise, şövalyelerin toplandığı büyük bir salon var. Salonun muhteşem apsisli tavanı muhteşem görünüyor. Diğer kısımlar da ise hapishane, odalar ve işkence odaları var.

16. yüzyıl başlarında Romanya toprağı olan Eflak ve Boğdan, Türk hakimiyeti altında birer derebeylikmiş. Askeri ve diplomatik açıdan Osmanlı Sultanının emrine göre hareket eder ve yıllık vergi verirlermiş. İdarecileri de Osmanlı Padişahları tarafından tayin edilirmiş.

Eflak ve Boğdan derebeyleri kendilerini Avrupalıların saldırılarından korumak için Osmanlı idaresinde kalmayı arzu ediyorlarmış. O dönemler, Eflak ve Boğdan halkı, Avusturyalılar, Ruslar, Tatarlar, Kazaklar ve Lehlerden ibaret bölgedeki diğer ordulara karşı Osmanlı ordusunun yanında yer almışlar. Ancak, 1711 yılında Osmanlı-Rus Harbi esnasında bu derebeyleri isyan ederek, Deli Petro’ya yardım etmişler.

Yaklaşık bir asır Türk idaresindeki derebeyliklerin bu isyanları üzerine Eflak ve Boğdan tahtları “voyvodalık” adı altında yeni bir sisteme konulmuş. Voyvodalık sonrasında da ortalık karışmış çünkü kendi Rusya artık Osmanlı’ nın iç işlerine de karışmaya başlamış.

Bu dönemlerde, hapishane ve işkence için kullanılan Corvin Şatosu’ nda çok fazla Osmanlı askeri esir alınmış. Hatta, bir rivayete göre kalenin bahçesinde bulunan su kuyusu 3 Türk esir tarafından özgürlükleri karşılığında yapılmış. Tam 15 yıl 28 gün süren, kuyunun yapılması sonunda kalenin komutanı ben kararımdan vazgeçtim deyip onları öldürmüş.

Başka bir rivayet de şatoda, ayıların bulunduğu bir bölümünde olması. Yaşlanan, hastalanan veya artık iş göremeyen esirler de ayının kafesine atılıp, yem yapılıyormuş.

Son bir tane daha 🙂 Bir dönem, burada tutsak edilen, susuzluktan ölüme terk edilmişler. Susuzluktan ölmekte olan insanlar, duvara “suyunuz var ama ruhunuz yok” yazmış, osmanlıca.

Tabii sadece türkler tutsak edilmemiş bu kalede. Söylenene göre Vlad Dracul yani Kont Drakula da bu şatoda 4 yıl esir edilmiş.

Eveeet, rivayetleri bir kenara bırakıp şatoyu gezmeye devam ediyoruz. Şatonun hem yuvarlak hem de diktörtgen kuleleri var ve bunlar şatoya çok estetik bir görünüm kazandırıyor. Diktörtgen olan kulelere çıkıp manzara izlemek mümkün. Surların üzerinde de yürünecek yerler var ve oradan türk esirlerin yaptığı kuyuya çıkış var. Geçmişte çok kötü anlara ev sahipliği yapmış olsa da şato çok ihtişamlı görünüyor.

Sadece Corvin Şatosu’ nu görmek için Hunedoara’ ya gelinirmiş. Şatonun hemen çıkışında bir de korku tüneli gibi bir yer var. İşkence ve korkunç yaratıkların olduğu bir yer. Ancak biz içeri girip bakmadık çünkü Corvin Şatosu’ nun rivayetleri bile insanın içini ürpertiyor.

Corvin Şatosu’ nu gezdikten sonra Sibiel’ e doğru yola çıkıyoruz. Hunedoara ile Sibiel arası 1,5 saat kadar sürüyor.
Aslına bakarsanız Sibiel’ de yapılacak pek de bir şey yok. Şirin sokaklarında dolanıp, renkli evleri fotoğraflayabilirsiniz. Sibiel’ in en popüler olduğu kısım ise ziraat turizmi.

Biz, Sibiel’ e vardığımızda sağnak yağmur yağıyordu. Ancak çok acıktığımız için durup yemek yemek istedik. Arabayı park ettikten sonra bir İtalyan restaurantı bulup yemeğe oturduk.

Yemekten sonra da Sibiu’ ya doğru yola koyulduk. Sibiel ile Sibiu arası yarım saat sürüyor.

Sibiu, 2007’ de Avrupa Kültür Başkenti seçilmiş ancak şimdiye kadar gezdiğimiz yerlerden daha farklı bir atmosferi var. Benim en çok dikkatimi çeken, evlerin çatılarındaki pencereler oldu. Evlerin çatıları çok yüksek ve çatılarda küçük pencereler var. Ancak pencereler, gözü andırıyor. Sanki siz gezerken şehir sizi izliyor gibi bir ruh haline bürünüyor insan.
Aracımızı otoparka park ettikten sonra Yalan Köprüsü’ nün (Bridge of Lies) üstünden değil altından geçip eski şehri gezmeye koyulduk.

Şehrin tarihi merkezinde bulunan ve trafiğe kapalı olan Yalan Köprüsü’ nün üzerinden geçtikten sonra bir daha hiç yalan söylememeniz gerekiyor. Yalan Köprüsü aynı zamanda Sibiu şehrinin bir sembolü. 1659 yılında ahşaptan yapılan köprü, 1859′ da dökme demirden tekrar yapılmış. Ocnei caddesi üzerinde inşa edilen yaya köprüsü, Aşağı Kenti, Yukarı Kasaba’ ya bağlayan köprü 2000’ li yıllarda, Sibiu ilçesindeki tarihi eserlere dahil edilmiş ve eski Avrupa Kültür Başkenti’ nin gerçek bir sembolü olmuş.

Lies Brigde ile ilgili de bir sürü efsane var tabii 🙂 En ünlü efsane, köprünün kulaklara ve açıklanamayan bir güce sahip olduğu. Üzerinden geçenler birbirlerine yalan söylediğinde köprü çığlık atmaya başlıyormuş. Bu nedenle, yerel halk bu köprüde yalan konuşmaktan korkarmış.

Lies Bridge’ yi arkamızda bırakıp, Turnul Sfatului’ ye (The Tower of the Council) yani Konsül Kulesine varıyoruz. Bu kulenin ne zaman yapıldığına dair net bir bilgi yok. Eski belgelere bakıldığında 1324 yılında ilk kez adı anılmış ancak yapılan kazı çalışmalarında, 1025 – 1235 yılları arasında, Andrew II döneminde basılmış olan sikkelerden bulunmuş.

Zamanla hasar gören kule defalarca onarılmış ve üzerine kat çıkılmış. Kulenin üst katlarına çıkmak için spirial bir merdiven kullanılıyor. Biz de merdivenlere yönelip Turnul Sfatului’ yi gezmeye çıkıyoruz. Kulenin katlarında çeşitli resim sergileri vardı biz gittiğimizde. Benim en çok hoşuma giden, elinde bıçaıyla duran cellat oldu. Bir de üst katlarda bulunan saat. Bu antik saat, Bernberg’ de (Saksonya) “J.J. Fuchs & Fii” tarafından yapılmış. Bana Prag’ daki saat eskizlerini hatırlattı.

Bu fantastik kule, 1917′ de Alman ordusu tarafından ele geçirilmiş. Sonrasında, tahıl deposundan tutun da yangın gözlem noktasına, hapishaneye hatta doğa bilimi müzesine kadar bir çok kullanım amacına hizmet etmiş. Ayrıca da 1962 ve 1998 yılları arasında, Brukenthal Ortaçağ Sergileri Müzesi‘ nin bir bölümünü barındırmış.

Kuleden şehir izledikten sonra ki bence şehir bizi izliyordu, eski kenti dolaşmak için aşağı indik. Ancak bizim gittiğimiz gün festival tarzında bir eğlence vardı ve meydana kocaman bir çadır kurulmuştu. İçinde de jaz konseri vardı ancak bizi sokakta müzik yapan perküsyon grubu daha çok cezbetti. Hatta güzel birer kahve alıp bir süre onları izlmeye koyulduk.

Sibiu’ da da oyalandıktan sonra bir sonraki gezi noktasına doğru yola çıktık. Bir sonra ki yer, Arefu.

Sibiu ile Arefu arası yaklaşık 3 saat sürüyor, yani google maps öyle gösteriyordu, biz, tatili planı yaparken. Arabaya binip rotayı çizdirdik ve yola koyulduk. Rota yaklaşık 3 saat gösterdi biz de yola çıktık.

Biz yola çıktığımızda vakit öğleden sonraydı ve güneş gökyüzünde muhteşem bir şekilde parıldıyordu, etrafta muhteşem ormanlar, radyoda güzel bir müzik tam keyif yapmalık yol. Karşımızdaki dağların üzerinde karlar pırıl pırıl parlarken birden yol rampaya döndü. Sonrasında keskin virajlar ve muhteşem bir orman. Yalnız normal olmayan bir şey vardı, yolda bizden başka kimse yok. Sadece geliş tarafında çok nadir bir araba geçiyordu. Bir süre virajlar çok keskinleşti ve çok yavaş ilerlemeye başladık. Navigasyona bakıyoruz zaman hep aynı hiç azalmıyor. Gidiyoruz ama fayda etmiyor.

Yaklaşık bir saat virajlı yollarda debelendikten sonra bisiklet binen bir adam gördük. Yanına yaklaşıp yolu sorduk. Adam bize Transfagaraşan yolundasınız ve yukarıda yol kapalı, boşuna çıkmayın dedi. İşte o zaman benim moral bitti. O yolu komple geri dönüp tekrar otobana çıkıp, aşağı yoldan gitmemiz gerekiyormuş. Doğru yola çıkmamız toplam 2 saati buldu.

Doğru yolup da hedefimize doğru ilerlerken hava da karardı tabi. Bir süre sonra daracık otobanda orman eteğinde yol aldıktan sonra virajlı köy yollarına girdik. 10 – 15 hanelik köylerden geçerken yol da bozulmaya başladı ve bir süre sonra toprak yola çıktık. Tabii ben bu arada habire Mustafa’ ya söyleniyorum, yine yanlış yola soktun bizi diye. Ben dır dır ederken yol iyice yokuş oldu ve yerler taşlı toprak karışımı bir şey. Bir ara patinaj çekmeye başladık.

Araba otomatik olduğu için vites küçültüp arabayı da kurtaramıyorsun. Bir ara arabadaki tüm ikaz lambaları yanmaya başladı. Ben iyiden iyiye tırsmaya başladım çünkü yakın çevrede yerleşim yeri yok ve telefon çekmiyor. Kurda kuşa yem olacağız oralarda 🙁 Epey bir debelendikten sonra yola çıktık.

Bizim Arefu’ ya varmamız gece 1 oldu. Önceden otel de bakmadık. Kaldık sokakta. Arabayı kenara çekip booking üzerinden yer aramaya başladık. Bir kaç tane ev bulup onlara bakalım dedik. İlk bulduğumuza gidebilmek için yine köy yoluna girdik, epey bir çamur içinde gittikten sonra kocaman bahçe içinde bir yere vardık. Arabayı park edip ışık olan yere girdik. Bir ne görelim, bir dönemler “Evli ve Çocuklu” dizisinin evinde gibi olduk. Leopar desenli taytlar giymiş ablalar, bir kaç tane Al Bundy kılıklı adam, masada 4-5 tane boş viski şişesi. Durumu anlatınca otel sahibini çağırmaya gittiler. Otel dediğime bakmayın, iki katlı köy evi. Adam yatağından kalktı bize odaları göstermeye.

Köy evi yaklaşık 50 senelik bir bina. Nerdeyse yıkılacak. Odalardaki yatakların ortası çökmüş. Halıların rengi pislikten belli olmuyor ve ısıtıcı yok. Ev buz gibi. Biz teşekkür ederip, koşar adım uzaklaştık oradan. Sonra da Arefu’ nun merkezine vardık. Merkezde 4 katlı kocaman bir bina gördük ve müzikten yıkılıyor ortalık. Büyük ihtimalle düğün salonu dedik. Sonra baktık, yanında hotel yazıyor. Arabayı park edip düğün salonuna girdik. Meğerse gerçekten otelmiş ancak parti olduğu için çok gürültülü ortam.

Resepsiyondaki kadına yer var mı dedik, evet dedi. Görelim diye üst kata çıktık. Bina yeni, odalar hiç kullanılmamış, pırıl pırıl. Hemen zıpladık tabii. Biz kalalım burada dedik ama kadın gürültüden rahatsız oluruz diye tavsiye etmedi. Biz kalmışız sokakta, kadın gürültü diyor. Aldık oda anahtarlarını çıktık yukarı ama sanki davul odada çalıyor. Baktık olmayacak biz de indik partiye. Sonra iki tane bira içip ancak uyuduk.

Romanlar şimdiye kadar gördüğüm en eğlenceli insanlar. Oynamayı dans etmeyi çok seviyorlar 🙂

Ertesi gün kalktığımızda otel son derece sessizdi. Dere manzarasına karşı kahvaltımızı ettikten sonra Poienari Castle’ ı ziyaret etmek için yola çıktık.

Poienari Kalesinin giriş kısmı ana caddeye bakıyor. Cadde üzerinde bir kamp alanı bir de yüksek gerilimin dağıtıldığı bir trafo merkezi var. İkisinin arasında bir orman yolu. Poienari Kalesine çıkmak için bu yolu takip ediyorsunuz ve yukarı ulaşmak için 1480 tane merdiven çıkmanız gerekiyor 🙁

Biz aheste aheste merdivenleri çıkmaya koyulduk. Manzara çok güzel ancak merdivenler çok dik. İnsan nefes nefese kalıyor. Orta yaşın üstü bir çok insan merdivenleri gördükten sonra vazgeçiyor kaleden.

Biz hırs yapıp çıktık hepsini ve bizi muhteşem bir manzara karşıladı. Tezgahı kur, akşama kadar demlen.

Kalenin hemen çıkışında sizi kazığa geçirilmil iki asker karşılıyor. Bunlar vitrin mankeni ve kan görüntüsü veren boyalar var üzerlerinde.

Karpat dağlarının eteklerinde, Argeş Nehrine bakan kısma yapılan bu kale 13. yüzyılın başlarında, ilk Walachian hükümdarları tarafından inşa edilmiş. Sonrasında Vlad Tepeş burayı keşfetmiş ve kendine mesken edinmiş.

1462’de, Türkler kaleye saldırdırdığında Vlad Tepeş, kaçıp kurtulmuş. Kale, 1476 yılında Vlad’ ın ölümünden sonra uzun yıllar kullanılmasına rağmen, 16. yüzyılın ilk yarısında yeniden terk edilmiş ve zaman ve hava koşullarının tahribatına yenik düşmüş. 1888′ deki, büyük heyelan, kalenin bir kısmını yıkmış. Sonrasında onarımı yapılmış ve duvarlarının ve kulelerinin kalıntıları bu güne kadar ayakta kalmayı başarmış. Şimdilerde ise en dikkat çeken turistik yerlerden biri.

Kaleyi gezip dolaştıktan sonra aşağı inmeye hazırlanırken, orada çalışan görevliyle karşılaştık. Ne güzel manzarası olan bir yerde çalışıyorsun dedim, o da “evet ama her gün 1480 tane merdiven çıkıp, iniyorum” dedi 🙂

Poienari Kalesi’ ni gezdikten sonra muhteşem bir manzaraya sahip olan Vidraru Barajı’ na doğru yola koyulduk.

1966 yılında yapılan hidroelekterik barajı, avrupa’ nın beşinci en büyük barajı. Baraj duvarlarının gerisinde ise muhteşem Vidraru gölü uzanıyor. Argeş Nehri üzerinde bulunan bu baraj yolu, aynı zamanda Transfagaraşan yolu üzerinde.

Baraj gölünün yanında muhteşem ormanlar, konaklamak için masal gibi oteller var. Cennet gibi bir yer. Baraj yolunun hemen bitiminde bir de seyir kulesi var. Oraya çıkıp muhteşem Arefu manzarasını izleyebilirsiniz. Seyir terasının hemen üst tarafında da metal bir Prometheus heykeli var. Yunan mitolojisinde, Olimpos Dağı‘ ndan ateş yakıp, insanlara vermiş olan antik Titan, elektriği sembolize etmek için elinde bir şimşek çakması tutuyor. Bu fantastik heykele bakınca insanın aklına He-Man çizgi filmi geliyor.

Barajın bir başka özelliği ise alınan güvenlik önlemleri. Eğer olur da barajda bir çatlak veya sızıntı olursa, dağın eteklerine yerleştirilmiş olan dinamitler patlayarak kayaları parçalayacak ve şehrin sular altında kalmasına mani olacak.

Bu muhteşem manzarayı seyretmeye doyamadık ancak yola çıkmamız gerektiği için Arefu’ ya veda edip Bükreş’ e doğru yola çıktık.

Arefu ile Bükreş arası yaklaşık 3 saat sürüyor. O gün uçağımız olduğu için Bükreş’ te eski şehri (Piata Romana) ve sarayı dolaşıp, kahve içecek kadar zamanımız oldu

Bükreş’ i, Doğu’ nun Paris’ i yapmak istiyen komünist lider Çavuşesku kentin bütün sokaklarını, kendi sarayına çıkacak şekilde planlatarak yaptırmış. Bükreş’ te tüm yollar, saraya çıkıyor 🙂 Ancak saray şu anda parlamento ve müze olarak kullanılıyor. Piata Relovuiei yani İnkılâp Meydanı, Arcul de Triumf, Parcul Herastrau, Victoriei Street gezilmesi gereken yerler arasında. Fakat bizim zamanımız olmadığı için gezemedik.