Sinaia, Busteni, Raşnov, Bran, Braşov, Romanya

Balkan’ ların en fantastik ülkesi…

“küçük prens” anlamına gelen Bükreş, Romanya’ nın başkenti. Bükreş aynı zamanda ülkenin en gelişmiş şehri. Avrupa’nın en eski topraklarından biri olan Romanya, birçok medeniyete ev sahipliği yapmış. Roma imparatorluğu tarafından işgal edilen Romanya, tarih boyunca, Gotlar, Hunlar, Macarlar, Peçenekler, Slavlar, Avarlar ve Osmanlı istilalarına uğramış.

1881 yılında, Romanya Krallığı ilan edilmesinden sonra, 2. Dünya Savaşı’ nda Almanya safına geçmiş. 1944 yılında, Kızıl Ordu istilasına uğrayan Romanya, 1947 yılında, Romanya Halk Cumhuriyeti’ ni ilan etmiş. 1989 yılında yaşanan, Romanya Devrimi sonucunda rejim değişikliği yaşanmış ve demokrasiyi benimsenmiş.

Romanya, dünya genelinde, tarımsal üretimde ilk sırada yer alıyor. Bunun en büyük sebeplerinden biri de verimli Tuna Nehri. Avrupa’ da yapılan arkeolojik çalışmalar sonucu, en çok insan fosillerine bu ülkede rastlanmış. Ayrıca, Avrupa ülkeleri arasında, en fazla petrole sahip olan bir ülke, Romanya. Romanya seküler bir devlet olduğu için resmi bir dini de yok. Bununla beraber Romanya’ da Ortodoks kilisesine rastlamak mümkün.

Evet, bu kadar genel kültür bilgisi verdikten sonra gelelim gezimize 🙂

Ortaçağ’ da geçen filmlerde gördüğüm şatolar ve kaleler her zaman beni büyülemiştir. Çeşitli Avrupa ülkelerine yaptığım gezilerde bunların bir kısmını görüp, hayran kalmıştım. Ancak beni en çok heyecanlandıran Transilvanya bölgesinde bulunan şato ve kalelerdi. Bu heyecanımı daha fazla gemleyemeyip, Romanya’ ya doğru yola koyulduk.

Türk Hava Yolları’ nın Bükreş’ e direk uçuşu var. 1,5 saatlik bir uçuşun ardından Bükreş’ e vardık. Transilvanya bölgesini, kafamıza göre gezebilmek için bir araba kiraladık. Olur da siz de araç kiralayacaksanız, kapsamlı bir sigorta yaptırmanız önerilir. Zaten arabadan çok sigortaya para ödüyorsunuz. Çok gerekli mi, bence değil. Ama yine de gözünüzü korkutup, sigorta yapmanızda ısrarcı oluyorlar.

Kiralama şirketinden aracımızı da aldıktan sonra başlıyoruz Romanya’ yı keşfe. İlk rotamız Sinaia. Havaalanından, Sinaia yaklaşık 2 saat sürüyor. Biz havaalanında para bozdurmayı unuttuğumuz için Sinaia merkezde durup para bozdurduk. Aklınızda bulunsun, para bozdurmak için havaalanın içi en doğru yer. Yüksek kurdan exchange yapıyorlar. Exchange işini hallettikten sonra Peleş Sarayı ziyaretine başlıyoruz.

Peleş Sarayı’ nın giriş ücreti 30 Lei.

Prahova Vadisi’ nde, Bucegi Dağları’ nın eteğinde yer alan Peleş Kalesi, Romanya kralı I. Carol tarafından inşaa ettirilmiş. Dağın eteğindeki muhteşem manzaraya hayran kalan kral, oraya Peleş Kalesi’ ni yaptırmış. Kale, Osmanlı’ daki adı Erdel (Transilvanya) ve Eflak (Wallacia) olan bölgeleri birbirine bağlayan geçiş yolunda inşaa edilmiş.

Yapımına 1875 yılında başlanan kale için 400 usta binlerce de işçi çalışmış. Fakat Kral Carol’ a kalenin tamamlanmış halini görmek nasip olmamış. O, kaleyi görememiş ama kaleye gelenler, onun muhteşem heykelini kalenin bahçesinde görebiliyorlar. İç dekorasyonunu Kraliçe Elisabeta’ nın yaptığı kalenin duvarları orijinal Gustav Klimt tabloları ile süslenmiş.

Neo-Rönesans tarzında inşa edilmiş olan kalenin içi de en az dışı kadar görkemli ve güzel. Duvarlarda ahşap oymalar, mermerden işlenmiş tablolar, ahşap işlemeleri mobilyalar, ipek halılar vs., kaleyi çok zarif bir mekana dönüştürmüş.

Kale inşa edilirken herşey düşünülmüş. İçeride tiyatro salonu bile var. Kalenin içinde ısıtma sistemi, elektrik alt yapısı ve bir de asansör mevcut.

Benim en çok büyülendiğim şeyler ise aynalardı. Büyük salonda 6 tane dev gibi ayna var. Her birinin kalınlığı 4,5 cm imiş. Aynalar İtalya’ dan gelmiş. Benim hayret ettiğim şey ise o aynaların nasıl kırılmadan İtalya’ dan Romanya’ ya geldiği. O dönemin şartlarında, aynaların Romanya’ ya gelmesi bence bir mucize 🙂

Bu muhteşem kale, yapıldığı günden beri herkesin gözdesi olmuş. Oraya postu sermek isteyen de çok olmuş tabii. Bunlardan biri de Çavuşesku. Ancak ona bile yar olmamış kale. Zamanında Nixon’ dan Ford’ a, Gaddafi’ den Arafat’a kadar birçok ünlü isim burada ağırlanmış.

Bu muhteşem kaleyi gezecekseniz mutlaka bir rehber eşliğinde gezin. Öğreneceğiniz çok sihirli şeyler var, çünkü 😉 Biz, kaleyi hayran hayran gezdikten sonra büyülenmiş vaziyette dışarı çıktık. Çok fazla dolandığımız için yorulduk ve aynı mekanda kalan diğer kaleleri gezmedik. Hazır oraya gitmişken, Pelişör Kalesi’ ni de gezebilirsiniz. Oranın girişi ücretsiz.

Cantacuzino Castle

Peleş Kalesi’ nden çıktıktan sonra Sinaia Manastırı’ nı gördük. Orayı da gezelim dedik ve giriş için 5 Lei de oraya verdik. Ancak baktık ki içeride bir numara yok. Daha fazla oyalanmadan kendimize kahve içecek yer bakındık. Kafamıza göre yer bulamayınca da araba atlayıp Busteni’ ye doğru yola çıktık.

Busteni, Sinaia’ den 12 km uzaklıkta, Cantacuzino Castle’ e ev sahipliği yapan bir kasaba. 1911′ de, eski Romanya Bakanı Prens George Grigore Cantacuzino‘ nun isteği üzerine inşa edilen kalenin manzarası muhteşem. Yakın dönemin izlerini taşıyan kalede o döneme ait eşyalar sergileniyor. Eşyalardan ziyade içeride sergilenen heykel ve materyaller daha çok dikkat çekiyor. Bu kale, daha çok sergiler ve restaurantı için kullanılıyor. İçerisinde muhteşem bir restaurant var. Sadece yemek için bile oraya gidilir. Biz yemek işini önceden hallettiğimiz için kahve içmeye karar verdik. Bahçedeki en güzel masaya oturup kahvelerimizi söyledik. Kahvesi de en az manzarası kadar güzeldi. Acelemiz olmadığı için manzaranın keyfini çıkararak kahvelerimizi yudumladık.

Peleş Kalesi ve Cantacuzino Kalesini gezmek yarım gününüzü alıyor. Bunlar harİcinde pek de bir şey yok aslında görülecek. Kale haricinde bir de Mănăstirea Caraiman (Caraiman Manastırı) var ancak biz internetten fotoğraflarına baktıktan sonra gitmekten vaz geçtik. Onun yerine arabaya atlayıp Raşnov’ a, Rasnov Kalesini görmek için yola çıktık.

Busteni ile Raşnov arası arabayla yaklaşık bir saat sürüyor. Raşnov’ a vardığımızda yemek yemek bir mekanda durduk ve yemek söyledik. Restaurant sahibi, Türkiye’ den geldiğimizi duyunca oldukça hoşnut oldu. Türkiye’ yi çok iyi bildiğini, sık sık alışveriş için geldiğini söyledi. Alış veriş derken; mücevherlerden bahsediyor. Tur firması bunlarar uçak rezervasyonu yaptırıp, havaalanından alıyor. Sonra kuyumcuları gezdiriyor, ardından otel konaklamaları vs. Tüm bunlar Antalya’ da oluyor. Ondan sonra anladım; neden, güneydeki kuyumcuların bu kadar ihtişamlı binalarda olduklarını.

Teyzeyle sohbet sırasında, yakınlarda bir de mağara olduğunu öğrendik. Rasnov Kalesi’ ne çıkmadan önce de kaleyi gezmeye karar verdik.

Valea Cetatii Cave’ in girişi otoyola yakın. Arabayı parke ettikten sonra epey bir yokuş çıkıyorsunuz. İhtişamlı ormanı görünce de insan fantastik bir mağara bekliyor tabii. Nefes nefes mağaranın girişine varıp, bilet alıyoruz. Bileti okutup içeriye girmeye çalışırken bir tane hatun gelip bizi azarlamaya başladı. Neden onu beklememişiz diye. Niye bekelemiz gerektiğini de söylemediği için afalladık, biz. Meğerse abla rehbermiş ve bizi o gezdirecekmiş. Neyse, bizi soktu içeri başladık gezmeye.

Mağara genişlik olarak oldukça minnak bir yer ama baya bir yüksek. Hala da sarkıtlar oluşumuna devam ediyor. Mağara yakın zamanda dağcılar tarafından bulunmuş ve içinde ısınmak için ateş yakmışlar. Yani mağaranın içine etmişler, anlayacağınız. O yüzden duvarlar kapkara 🙁 Aslında bu mağara gezmekten çok konser dinlemek için uygun. Eğer grup olarak önceden rezervasyon yapıp, ödemeyi de yaparsanız, sizin için konser veriyorlar içerde. Özetle, mağara son derece tırt bir yer. Gitmeye ve vakit kaybetmeye hiç gerek yok.

Bu sefer de yokuş aşağı salarak arabamıza gidip Rasnov Kalesi’ ne çeviriyoruz rotayı.

Rasnov Kalesi’ ne çıkmak için arabamızı otoparka park ettik sonra da bir traktörün çektiği entersan bir alete bindik. Tıngır mıngır kaleye çıkarken de yol üzerinde Dino Park’ ı gördük. Çocuklar için eğlence mekanı varmış orada ama biz gezmedik.

Tangır tungur kaleye çıktıktan sonra, traktörden inip kaleyi gezmeye koyulduk. Kalenin içinde bazı binalarda turistik eşyalar satılıyor. Etrafta o dönemlerde kullanılan materyaller var. Gezmek için çok keyifli bir yer. Hele bir de surların üzerinde gözetleme yerleri var ki, manzarası muhteşem. Surlar içerisinde, Ortaçağ kostümleri giyinmiş görevliler çocukları at bindiriyor, ok atışları yaptırıyor ve gelen turistlerin hoş vakit geçirmelerini sağlıyorlar. Rasnov Kalesi 1850’ lerden sonra kaderine terk edilmişken son yıllarda, restorasyonlarla, eski görkemine kavuşturulmuş.

Raşnov Kalesi’ nin inşaasına 13. Yüzyılda, Töton Şövalyeleri tarafından başlanmış. Kale, dış istilalara maruz kalan, Transilvanya köylerine yönelik bir savunma sisteminin bir parçası olarak inşa edilmiş. Kaleyi burada inşa etmenin nedeni, bu bölgenin, Bran geçişinden gelen, Braşov ve Burzenland’ ın diğer bölgelerine giden yol boyunca Râșnov’ dan geçmekte olan işgalci orduların, rotası olmasıymış. Raşnov Kalesi, Cristian ve Ghimbav’ lı yerel halkın sığınağı olmuş zamanlar. İki bölgeyi bağlayan bir geçitte olması sebebiyle ve sürekli tehdit altında oldukları için de bir süre sonra kalede yerleşik olarak yaşama başlamış, Cristian ve Ghimbav’ lar.

Almancası Rosenau olan Raşnov’ un, isminin gül anlamına gelen “rose”den geldiği tahmin ediliyor.
Karpat dağlarının tepesinde, çam ormanları manzarasına sahip bu kalede gezip dolaştıktan sonra yemek yiyecek yer aramak üzere Bran’ a doğru yola koyulduk.

Biz, yola çıkmadan önce otel ayarlamamıştık. O yüzden otel de bakmamız lazım ama Romanya’ da otel pek yok. O yüzden pansiyon bakacağız sanırım.

Raşnov ile Bran arası 20 dakika kadar sürüyor.

Bran’ a vardıktan sonra yemek yemek için mekan bakınmaya başladık. Foursquare falan açtık ama orada pek bir öneri bulamadık. Epeyce uğraştıktan sonra Villa Bran diye bir yer bulduk. Villa Bran aslında bir tatil köyü ve restaurantı da var. Ancak o kadar kalabalık ve gürültülü ki, oturmak mümkün değil. Fakat çok acıktığımız için de başka yer aramak istemedik. Ben et ve bira söyledim. Şimdiye kadar yediğim en kötü et budur her halde. Asker postalı yeseydim daha kolay keser ve çiğnerdim. Çok az bir şeyler kemirip, kalktık masadan. Zaten benim mide o kadar kayış gibi eti ancak 3 – 5 günde sindirir.

Yemek sonrasında da arabayla dolaşarak kiralık ev aradık. Neyse ki çok dolaşmadan bir tane bulduk. Eski bir ev ama temiz. Hemen odalara çıkıp eşyaları bıraktık sonra da markete gittik. Otelde kahvaltı olmadığı için kahvaltılık ve yolda içmek için kahve alacağız.

Ertesi gün kahvaltımızı ettikten sonra Bran Kalesi’ ni keşfe çıktık. Bran Kalesi, şehrin hemen göbeğinde. Panayır alanından geçip kaleye çıkılıyor. Bu bölgede çok şirin restaurant ve kafeler var. Yemek için burası tercih edilebilir.

Bran Kalesi, Osmanlı tarihinde, Kazıklı Voyvoda olarak bilinen, III. Vlad’ ın, Kont Drakula filmlerine konu olmuş ve vampir efsanesinin doğduğu gizemli bir saray. Ama aslında Kont Drakula ile hiç bir alakası yok. Tamamen kurgu. Fakat turistlerin ilgisini çektiği için bu şekilde pazarlıyorlar.

Erdel Prensliği ve Eflak sınırları arasında yer alan kale, Osmanlılara karşı savunma amacıyla inşa edilmiş. Yani Osmanlı olmasa, Romanya’ da bir tane kale bile olmayacakmış. Bugün ki turizm zenginliğini tamamıyla Osmanlı’ ya borçlu, romanya.

Bran Kalesi’ nin içinde, Kraliçe Marie tarafından toplanan, mobilya ve sanat eserlerini sergileniyor. Şatoda yaşayan prenslerin şahsi eşyaları, haritalar, kitaplar, vs. Benim en çok ilgimi çeken şey ise sobalar oldu. Seramik kaplamalı kocaman kocaman sobalar. Çok estetik ve şık duruyorlardı. Tabii şatoda Kont Drakula da unutulmamış. Ona ait bir kaç giysi ver resim de bu şatoda sergileniyor.

Şatonun içinde ekstra ücret ödenip, rehber eşliğinde gezilen bölümler de var. İşkence odası, vs. Biz o kısımlara girmediğimiz için yorum yapamıyorum.

Şatonun içinde dolaşırken bana çok ilginç geldi bina. Binada dolaşmak, dar koridorlardan geçerken ahşabın gıcırtısını duymak. Cam kenarında oturup, Bran manzarasını izlemek. Çok büüyüleyiciydi. Orada yaşamayı isterdim doğrusu 🙂

Bran Kalesi mutlaka gezilmeli 😉

Kalenin hemen aşağısında, panayırın kurulduğu yerin arkasınada, bir etnoğrafya müzesi bulunuyor. Burası, Romanya köylülerinin, ev, kulübe, ahır, vs. sergilendiği bir açık hava müzesi. Ancak, Bran Kalesi’ ni gezdikten sonra insanın dönüp oraya bakası gelmiyor.

Bran Kalesi’ ni de gezdikten sonra sırada var Braşov.

Braşov, Romanya’ nın yedinci büyük kenti. Kent adını Almanca’ dan alıyor. Ortaçağ ve Alman kültürü burada da kendini hissettiriyor. Romanya’ da, iç turizm hareketli olduğundan, tüm ülke haftasonu Braşov’ a akın ediyor. Braşov, kışın kayak merkezi, yazın ise yayla merkezi olduğundan Romanya’ nın en gözde tatil bölgesi. Braşov, iki bölüme ayrılıyor. İlki, Poiana Braşov, burası kayak merkezi ve oteller olan kısım. Diğer tarafı ise Bran Kalesi’ nin bulunduğu yer. Yani kitaplara ve filmlere konu olan Dracula’ nın yaşadığı rivayet edilen Bran Kale’ si. Dracula rivayet olabilir ancak Osmanlı askerlerinin bu kalede gördüğü işkenceler gerçek.

İsmini Almanca’ dan alan bu şehir, Münih’ ten de pek geri kalmıyor 🙂 Oktoberfest burada da Almanya’ daki ile eşzamanlı düzenleniyor.

Braşov’ un en gözde mekanı ise Black Church. Arabamızı park ettik ettikten sonra Kara Kilise’ ye gitmek üzere yola koyulduk. Ancak uzaktan bakınca etrafının restorasyon için kapatıldığını gördük. Bir umut, yanına gittik ve gördük ki kilise restorasyondan dolayı ziyarete kapalı. Gotik mimarıya olan hayranlığım sebebiyle, kiliseyi gezemediğim için gerçekten çok üzüldüm. Mecburen etrafını dolaşmakla yetinmek zorunda kaldık.
Almanlar tarafından yaptırılan kilise en önemli ve popüler bir Luteryan kilisesi. Kilisenin yapımına 1380’ li yıllarda başlanıldığı sanılıyor ve kiliseyle ilgili birsürü rivayet var.

Kilise inşaatı sırasında Alman bir çocuk, Bulgar işçiye kilisenin duvarının yamuk olduğunu ve yıkılacağını söylüyor. Buna sinirlenen işçi, çocuğu kilisenin kulesinden atıyor. Daha sonra da suçunu gizlemek için cesedini kiliseye gömüyor. Bir başka rivayet de kilisenin ilk rahibi olan Thomas’ ın mezarının kilise korosunun altında bulunuyor olması. Bunlar gibi bir sürü rivayet var.

Kilisenin yapımına 1380’ lerde başlanmış ama hemen tamamlanmamış. Şimdiki halini alması 1450’ li yıllarda John Hunyadi’ nin müdahalesi sonucunda olmuş. John Hunyadi ismini yazının ilerleyen sayfalarında göreceksiniz. Fantastik bir adammış.

21 Nisan 1689′ da olan savaşta ise kilise yanarak çok büyük bir tahribat görmüş. Ondan sonra da ismi kara kilise olarak anılmış. Geçmiş dönemlerde de masonlar tarafında finanse edilen kilise yine Danzig‘ den gelen masonların yardımıyla onarılmış. Ancak yerel zanaatkarlar muazzam tonozları tamamlama konusunda yetenekli olmadıkları için hasarlı tonozlar Barok tarzında tamamlanmış.

Bu muhteşem kiliseyi gezemeden, tekrar meydan dönüp bir kafeye oturduk. Kahvelerimizi içerken de meydandan gelip geçenleri izledik. Eskiden cadıların yakıldığı bu meydan şimdi güneşin altında pırıl pırıl ışıldarken geçmişin tüm izlerini silmiş gibi.

Meydanda yer alan saat kulesinin altındaki bina Tarih Müzesi olarak hizmet veriyor. Ancak biz onu sadece uzaktan izlemekle yetindik.

Kilisenin ön tarafında ise Kent Medeniyeti Müzesi (Museum of Urban Civilisation Brasov) bulunuyor. Bu müze gerçekten gezilmeye değer çünkü içeride Romanya kültürüne dair bir çok şey var. Üstelik binanın mimarisi de çok güzel.

Macaristan egemenliğinde Transilvanya’ yı Osmanlı’ dan koruması için Macar kralı, Alman kökenli bir şövalye topluluğunu (Teutonic Knights) Transilvanya’ ya davet etmiş. Bu sayede de 13. yy’ da Alma şövalyeler sayesinde Braşov kurulmuş. Braşov’ un en yüksek noktasında bulunan ve müthiş manzaraya sahip olan kale de bu şövalyelerin eseri.

Bunlar haricinde Braşov’ da gezilecek yerler olarak Catherine Kapısı (Poarta Ecaterinei), Cetățuia de pe Strajă, Bastionul Ţesătorilor, Casa Mureșenilor, Turnul Alb gibi müzeler var. O yüzden Braşov gezisi için en az bir tam gün ayırmak gerekli.

Biz tamamını gezemeden Rupea’ ya doğru yola koyulduk. Belli mi olur belki bir dahaki sefere kayağa gideriz, Braşov’ a 🙂

Rupea ve sonraki muhteşem yerlerin yazılarını buradan okuyabilirsiniz.