Talin, Estonya

Skype, Hotmail, Kazaa vs. gibi oluşumların anavatanı olan Estonya, yazılım, dijital gelecek, start-up, vs. gibi teknolojik ilklerin olduğu bir ülke. Üstelik bu tip işlerle uğraşacaksanız size destek de oluyorlar. Hatta Estonya’ da iş yapmak için orada yaşamanıza da gerek yok. E- vatandaş olup, Estonya’ da bir şirket kurabilirsiniz.

Daha önce dünyanın bir çok coğrafyasını gezmiş olmama rağmen kuzey ülkelerine hiç gitmemiştim. Oturmaktan sıkıldığım bir gün, kıymetli gezi arkadaşım Nilüfer’ i arayıp, “bir yerler mi gitsek, çok oturduk bu aralar” dedim. Sonra düşünüp taşınıp, Estonya’ ya gitmeye karar verdik. Hemen uçak biletlerine baktık ve Türk Hava Yolları’ ndan, Talin biletlerimizi aldık.

İstanbul, Talin arası uçakla 3,5 saat sürüyor. TK1421 sefer saylı uçakla; talin’ e varışımız öğlen 12’ yi buldu. Biz, otelimizi eski şehri merkezine yakın bir yerden seçmiştik. Havaalanından şehir merkezine tramvay ile gittik ve booking.com üzerinden rezervasyon yaptığımız otele check-in yaptık. Sonra da şehri keşfe çıktık.

Estonya’ nın başkenti olan Talin (Tallinn) aynı zamanda ülkenin en büyük liman kenti. Talin, eski ve yeni şehir olmak üzere ikiye ayrılıyor. Bizim konumuz eski şehir yani Vanalinn 🙂

Avrupa’ nın Silikon Vadisi diye bahsedilen Talin’ in eski kent merkezi, en iyi korunmuş Orta Çağ şehri. 13. Yüzyılda inşa edilen Vanalinn, Nazi işgali sırasında Reval olarak adlandırılmış.

Tarihi boyunca, Danimarka, İsveç, Polonya ve Rusya egemenlikleri altına giren Estonya, Çarlık Rusya’ sının devrilmesi ile birlikte 24 Şubat 1918 yılında bağımsızlığını ilan etmiş.

1997 yılında UNESCO Dünya Mirasları listesine eklenen Vanalinn, 1944 yılında Ruslar tarafından bombalanarak çok ciddi tahrip edilmiş. Hatta, o dönem çekilen şehir fotoğraflarını, Harju Street’ teki duvarlarda görebilirsiniz.

Talin aynı zamanda Avrupa’ nın yüzyıllar önce kurulan siyasi ve ekonomik örgütü Hansa Birliği’ nin de bir üyesi.

Vanalinn hakkında minik bir bilgi verdikten sonra başlıyorum gezi anılarımıza 🙂 Daha fazla bilgi için burayı ziyaret edebilirsiniz.

Daha önce de bahsettiğim gibi biz, eski şehire yakın bir otel ayarlamıştık, booking.com üzerinden. Otelin adı Hestia Hotel Ilmarine. Talin’ e gidecekseniz, konaklama için tavsiye ederim.

Otelimiz, Şişman Margaret Kulesi’ nin hem karşısında olduğu için gezimize buradan başlıyoruz. Etrafı surlar ve kulelerle çevrili olan Vanalinn’ in deniz yakın kulesi, ismini dış görünüşünün bombeli tasarımından alıyor. Şişman Margaret Kulesi (Fat Margaret Tower) denizden gelebilecek olası düşman saldırılarına karşı savunma amaçlı inşa edilmiş, dış cephesinde çok güzel heykeller olan bir kule. Geçmiş zamanlarda bir süre hapishane olarak da kullanılan kule, artık deniz müzesi olarak hizmet veriyor. Ancak biz gittiğimizde restorasyon çalışmaları olduğu için kule kapalıydı. Öğrendik ki Müze koleksiyonunda, antik dalış ekipmanları ve Neolitik balıkçılık aletleri gibi denizciliğe dair eserler sergileniyormuş. Bir balıkadam ve olta balıkçısı olarak sergiyi göremediğime üzüldüm tabii 🙁

Şişman Margaret Kulesi’ ni geçip, eski şehrin arnavut kaldırımlı yollarında yürürken, sağımızda St. Olav’ s Church karşılıyor bizi.

12. yüzyılda, Gotik mimari olarak inşaa edilmiş olan St. Olav’ s Kilisesi’ nin kulesinin uzunluğu 125 metreymiş. Ancak kilisede restorasyon olduğu için kiliseye de giremedik. Şimdilik ikide iki gidiyoruz. Umarım gezecek bir yer bulabiliriz 🙂

Araştırmalarıma göre; St. Olav’ s Kilisesi, Old Town bölgesinin yüksek kesiminde yer aldığı için manzara muhteşemmiş. Olur da giderseniz mutlaka kuleye çıkın, yukarı 🙂

Arnavut kaldırımlı Vanalinn sokaklarında yürürken, kendinizi bir film platosunda yürüyor gibi hissediyorsunuz. Binalar yüzyıllar öncesinden kalma ancak hepsi pırıl pırıl ve yaşam dolu. Muhteşem binalara baka baka yürürken vitrininde badem ezmeleri olan bir dükkana giriyoruz. Talin’ in en meşhur yiyeceklerinden biri de badem ve badem ezmesi. Dükkana girdiğimizde içeride badem ezmesinden yapılmış rengarenk şekerler gördük. Öğrendik ki alt kat da müzeymiş. Merakla indik aşağıya ancak müzelik bir şey göremedik. Müzeden ziyade atölyeydi alt kat. Tabii dükkana girmişken tatlarına da bakmadan çıkmadık. Genel izlenimim; badem ezmesinden çok badem esansı var, marzipanlarda. Çok yoğun kokuyorlar. Pek de hoşnut olmayarak çıktık dükkandan.

Biraz ileride karşımıza yeşil ahşap kapılı, Rönesans mimariye sahip House of the Brotherhood of Black Heads (Mustpeade Maja) binası çıkıyor karşımıza. Eskiden tüccarların buluştuğu lonca evi olan bu bina şimdi çeşitli sanatsal gösteri ve sergilere ev sahipliği yapıyor. Eskiden bir nevi Esnaf ve Sanatkarlar Odasıymış 🙂

House of the Brotherhood of Black Heads’ e de (Mustpeade Maja) göz attıktan sonra Estonya Tarih Müzesi’ ne (Great Guild Hall) varıyoruz. Onun hemen karşısında da Holy Spirit Church var. Biz ilk gün bunlara dışardan bakmakla yetiniyoruz çünkü girişler ücretli.

Talin’ i daha ekonomik gezmek için Tallinncard almak gerekli. Tourist info ofislerine giderek Tallinncard alabiliyorsunuz. Hatta Tallinn Card PLUS alırsanız, hem müzelere hem de toplu taşımaya bu kartlarla binebiliyorsunuz. Talin’ de toplu taşıma ücreti 2 euro, tramvaylar için. Tallinncard’ ı internet üzerinden de alabiliyorsunuz. Buradan alabilirsiniz 🙂

Kilise ve müzeyi pas geçip Raekoja Plats’ a geliyoruz. Belediye Sarayı Meydanı olarak da bilinen Raekoja Plats (Town Hall Square), noel arfesi olduğu için panayır alanı olmuş 🙂 Meydanda bir sürü minik dükkanlar açılmış, hepsi yiyecek, içecek, hediyelik eşya satıyor. Belediye binasının önüne de bir sahne kurulmuş, ancak o in için bir şey yoktu. Hansa kentinin aşağı kesiminde bulunan bu meydanda, modern kafelerden, av eti pişiren şık restaurantlardan, dünyaca ünlü mağazalara kadar pek mekan bulunuyor.

Tallinn Belediye Binası (Tallinn Raekoda), Kuzey Avrupa’ daki, Gotik tarzda inşa edilmiş en eski belediye binası. 13. yüzyılda yapımına başlanan bina, 1404′ te şu anki halini almış.

Kasaba, yaklaşık 700 yıl boyunca bu Belediye Binası‘ ndan yönetilmiş. Belediye binası (Town Hall), kentin temsili binası olmakla birlikte  resepsiyonlar ve konserler yapmak için de kullanılıyor. Temmuz ve Ağustos aylarında, Belediye Binası, bodrum katından çatı katına kadar tümüyle ziyaret edebiliyor. Binanın en göz alıcı yeri ise Yurttaşlar Salonu olarak adlandırılan yer. Süslü Gotik kemerler ve değerli sanat eserleriyle bezeli olan, eski Hansa kentinin zenginliğini ve ideallerini yansıtan bu gotik binada 14. ve 15. yüzyıldan kalma nadir eserler de sergileniyor.

Raekoja Plats’ ı da geçip, tarihi Harju Caddesi’ ne varıyoruz. Hazır gelmişken de hemen köşedeki tourist info ofisinden Tallinncard’ larımızı alıyoruz.

Harju Street’ un üzerindeki duvarlarda, 1944’ te Rusya tarafından bombalandığında çekilen fotoğrafları sergileniyor. Şu an ki şehire bakıp bir de o zamanki haline bakınca çok üzülüyor insan. Harju Street’ in üst tarafında ise kocaman ve ihtişamlı Niguliste Museum (St. Nicholas Church) bulunuyor.

1230 dönemine ait St. Nicholas Church, kiliseden ziyade konserler ve çeşitli gösteriler için kullanılıyor. Estonya halkının sadece % 15’ i her hangi bir tanrının varlığına inanıyormuş. Ateistler ise en büyük çoğunluk. Azınlık olanlar ise Luteryen Kilisesi’ ne bağlı. Görüldüğü gibi medeniyet ve teknolojinin olduğu yerde dine çok ihtiyaç olmuyor.

Neyse. Gelelim St. Nicholas Church’ e. Estonya halkının müze ve konser alanı olarak kullandığı bu muhteşem bina 1523’ te reform sırasında yağmalanmak kurtulmuş olsa da, 2. Dünya savaşında bombardımandan kurtulamamış.

1980′ lerde restore edilen St. Nicholas Kilise’ si, Bernt Notke’ nin en ünlü ve ürkütücü resmi olan Danse Macabre (Ölümün Dansı) adlı dini sanat eserine de ev sahipliği yapmış. İlginç sunakların, barok avizelerin ve asırlık mezar plakalarının da sergilendiği kilisede, Gümüş Odası, kentin zanaatkarlarının çarpıcı çalışmalarına da ev sahipliği yapıyor.

Biz gittiğimizde konser yeni bitmişti ve herkes dışarı çıkıyordu. Biz de izin isteyip kiliseyi gezme fırsatı bulduk. Binanın yüksek apsisi sayesinde muhteşem bir akustiği var. Konserleri burada yapmaları çok mantıklı. Keşke fırsat olsaydı da bir konseri izleyebilseydik 🙁 Muhteşem kiliseyi gezdikten sonra yolumuzu Katerina Geçiti’ ne çeviriyoruz.

Arnavut kaldırımlı dar bir geçit olan Katerina Geçiti (Katariina käik, St. Catherine’s Passage), şehrin hem kültürel dokusunu temsil ediyor hem de el işçiliği yapan kadınların; züccaciye, şapka, yorgan, seramik, mücevher, el boyaması ipek ve diğer eşyalar, cam sanatı, ahşap boyama veya örgü gibi çeşitleri hünerlerini gösterdiği minik dükkanları barındırıyor. El emeği ürünler, açık stüdyo tarzında dizayn edilmiş geçidin küçük atölye odalarında hazırlanıyor ve satılıyor.

Geçitin sol duvarında ise St. Catherine’s Manastırından kalan mezar taşları sergileniyor.

Katerina Geçiti’ nden geçip, eski şehrin surlarına kadar varıyoruz. Bu kısımdaki surların alt taraflarında tezgahlar var ve yine burada da kazak, eldiven vs. gibi şeyler satılıyor. Bir de minik minik mağazalar var. Bir tane sanat galerisi gözümüze çarpıyor ve görmek istiyoruz. Merdivenler, mahsen gibi bir yere çıkıyor ve içeride çok eski el yazmaları var. Resim galerisiymiş meğer. Ressam abi bizi görünce hoşgeldin dedi, sonra da memleketimizi sordu. Türk olduğumuzu duyunca, poposunu dönüp gitti. Talin’ de Türkleri hiç sevmiyorlar 🙁

Bir seferde bu kadar yol yürüyünce tatlı krizimiz tuttu tabii. Daha önce okuduğum yazılardan öğrendim ki Talin’ in çikolata, badem ezme ve pastaları meşhurmuş. Biz de tatlarına bakmak için Rukis diye bir mekana oturduk. Rukis çok tatlış, otantik bir yer. Yanında da Farm diye bir restaurant var. Çok şık bir mekan ve çeşitli av etleri yapıyorlar. Biz Rukis’ e gittiğimizde çok kalabalıktı ve bir süre beklemek zorunda kaldık. O yüzden yemek saatleri dışında gitmek doğru bir tercih olur. Gerçekten dedikleri gibi pastaları çok güzel ancak çok şekerli.

Kuzey ülkelerine özgü bir de glögg var, geleneksel noel içeceği. Glögg, baharatlı bir şarap türü ve sıcak içiliyor. Glögg’ lerimizi içip tatlı gıdamızı da aldıktan sonra tekrar keşfe devam.

Biz tatlılarımızı yiyip glögg’ lerimizi içerken hava kararmış ve eski şehrin sokak lambalarıyla birlikte noel süslemeleri de yanmaya başlamış. Raekoja Plats tam bir panayır yeri olmuş. Sahneye de yöresel kıyafetleriyle bir grup çıkmış ve dans ediyor. Ortam acayip güzel. Biz de hemen sıcak şaraplarımızı alıp, dans gösterisini izlemeye koyuluyoruz.

Güzel müzik eşliğinde dans gösterisini izledikten sonra alanı terk etmeyip bir yerden sosis, patates ve sebze alıyoruz. Restauranta gitmek yerine panayır yerinde yemeği tercih ediyoruz. Yiyecekleri aldıktan sonra boş bir masa bulup yanaşıyoruz. Sonra yanımıza Macar ve İsveç’ li gruplar geliyor ancak onlar da Türk olduğumuzu duyunca bizimle konuşmayı kesiyor 🙁 Biz de onlara bayılmamıştık zaten.

Yemeği de yedikten sonra tekrar dolaşmaya çıktık. Toompea Tepesi’ ne tırmanırken Beer House diye bir mekan dikkatimizi çekti. Beer House, vitrinin sol tarafında kocaman bira kazanlarının olduğu bir mekan. Merakımıza yenilip içeri girdik. İçerisi de vitrini gibi kocaman bir mekan. Restaurant ve bar kısmı mevcut, masalar ağaçtan, ferforje aksesuarlar, çiçek motifleri vs, son derece şık ve samimi bir yer. Biz de oturup birer bira içmeye karar verdik. Bu mekan kendi biralarını kendisi yapıyor. Siyah bira sevdiğim için ben siyah söyledim. Biz biraları söylerken de canlı müzik başladı. Üstelik gayet de iyi. Biz de biralarımızı alıp, sahneye yakın bir yere, postu serdik. Grup mola verince bu seferde yöresel dans gösterisi yapan bir grup çıktı sahneye. Biz acayip mutlu olduk tabii. Şansımıza çok güzel eğlenceye denk geldik. Canlı müzik, dans derken biz gece yarısını ettik. Sonra da otele gidip uyuduk.

Sabah kahvaltısını otelde yaptıktan sonra tekrar eski şehire gidiyoruz. Bu sefer ilk olarak Great Guild Hall’ u (Tarih Müzesi) gezeceğiz, artık Tallinncard’ ımız var 🙂

15. yüzyıldan kalma Büyük Guild Hall, zamanında loncaların toplantı yerlerinden biriymiş. Binada, Estonya’ lıların geçmişi anlatan sergiler var; giysiler, silahlar, günümüze kadar basılmış olan paralar, kişisel eşyalar vs. Ayrıca da orta salonda oynayan videodan da Estonya tarihini izlemek mümkün. Binanın yanında ki dar geçitte ise yere çakılan plakalardan, Estonya tarihini görmek mümkün. Road of History denen bu geçit benim çok hoşuma gitti.

Hızlıca Büyük Guild Hall’ u gezdikten sonra  Holy Spirit Church’ e giriyoruz ancak ayin olduğu için bizi içeri almıyorlar 🙂

14. yüzyıldan kalma Kutsal Ruh Kilisesi, ahşap iç kısmından tutun da dış duvarında bulunan saat kadar gerçekten bir sanat eseri. Sunak kısmına yaklaşamasak da uzaktan izlemek bile güzel, tarihi duvarları. Kilisenin ahşap oymalı sunağı, 1597’ de, Bernt Notke tarafından yapılmış.

Kiliseden çıkışta, doğru Viru Kapısı’ na gidiyoruz çünkü Talin’ i gezmek için Hop-on hop-off otobüsünü kullanacağız.

Geçmişi 1300’ lü dönemlere dayanan Viru Kapısı (Viru Gate), Old Town bölgesinin aşağı kısmında bulunuyor. Kapının iç tarafında renkli restoranlar, kafeler, hediyelik eşya satan küçük dükkanlar ve çiçek pazarı mevcut. Dış tarafı ise yeni Talin’ e açılıyor. Yani artık sur içinden çıkmış oluyorsunuz. Biz de sur içinden çıkıp Talin’ i gezmek üzere Hop-on hop-off otobüsümüze biniyoruz.

Otobüsün rotası şu şekilde; Viru Square, Toompea Castle, Old Town, Freedom Square, Estonian National Opera, Art Museum of Estonia KUMU, Kadriorg Palace Ensemble, Song Festival Ground, Maarjamae War Memorial, Estonian History Museum, Tallinn Botanic Garden, TV Tower, Pirita Convent, Pirita Yatch Harbour, Seaplane Harbour, Estonian Maritime Museum. Tüm bu yerleri gezmek yaklaşık 2 saat sürüyor. Otobüse binerken kulaklıkları alıp, çeşitli dillerde hazırlanmış rehberlik eşiliğinde buraları geziyorsunuz. Otobüsün üzeri komple cam olduğu için etrafı rahatlıkla görebiliyorsunuz.

Hop-on hop-off otobüsü, yukarıda bahsettiğim rotayı gezdiriyor ve istediğiniz yerde inip, gezebiliyorsunuz. Sonra da bir sonraki otobüse binip kaldığınız yerden devam ediyorsunuz. Havanın soğuk olması sebebiyle bir hiç bir yerde inmedik ve 2 saat boyunca sıcak otobüsün içinde yayıla yayıla etrafı seyrederek gezdik 🙂

Ancak yine de bu yerler hakkında bilgi vereyim.

Estonian History Museum, eski şehrin dışında kalan kocaman bir alana kurulu ve bir kaç binadan oluşuyor. Müzede, 11 bin yıllık geçmişten, 20. yüzyılın sonlarına bir yolculuk yapabilirsiniz. Müzenin avlu bölümü ise çocuklarınızın eğlenerek vakit geçirmesi için düzenlenmiş. O yüzden çocuklarınızla birlikte rahatça gidebilirsiniz.

Kumu Sanat Müzesi’ si (Art Museum of Estonia KUMU) de 18. yüzyıldan başlayarak,  Sovyet dönemi, II. Dünya Savaşı ve günümüz sanatını da içeren koleksiyonu barındırıyor.

Eski şehire yürüme mesafesinde olan Kadriorg Sarayı, Deli Petro tarafından, eşi Catherine için 18. yüzyılda, İtalyan mimar Niccolo Michetti’ ye barok tarzında yaptırmış.

Kocaman yemyeşil bir parkın içine kurulmuş olan, Estonya Açıkhava Müzesi. Müzede Estonya’nın 18. ve 20. yüzyıllardaki kırsal yaşamını sergiliyor.

Kalamaja bölgesinde ise Tallinn’ in ahşap mimarisinin en iyi örneklerini görebilirsiniz. Yemyeşil bahçeler içinde rengarenk ahşap evler, ben hayran kaldım 🙂 Bu bölge Tallin’ in liman kenti ve ülkenin en büyük deniz merkezleri olan ve yüzyıllar boyunca balıkçılara hizmet etmiş olan, Seaplane Harbour da burada yer alıyor. Kalamaja da “fish house” anlamına geliyormuş.

Şehir turu gezimizi bitirdikten sonra eski şehri gezmeye devam ediyoruz. İlk olarak Maiden’ s Tower (Neitsitorn), Kiek in de Kök Kulesi ve Burç Geçitler’ ne gidiyoruz. Burası da şehri çevreleyen surların ve burçların bir kısmı. 14. yüzyılda savunma kulesi olarak inşa edilen Kulesi, geçmiş zamanlarda Kristjan & Paul Raud ve mimar Karl Burman gibi birçok Estonyalı sanatçıya ev sahipliği yapmış.

Bir dönem de, çok popüler olan Neitsitorn Bar’ a ev sahipliği yapmış. Şimdi ise her katında farklı objelere ev sahipliği yapan bir müze. Hatta şehri çevreleyen surları ve kulelerin maketini de Maiden’ s Tower’ da görebilirsiniz. Müze girişinin üst katında, burç geçitlerine çıkışta bir de çok şık bir kafe bulunuyor. İçerinin dekorasyonu çok güzel, soluklanmak için güzel bir alternatif.

Neitsitorn’ u da gezdikten sonra Alexander Nevsky Katedrali’ ne (St. Alexander Nevsky Cathedral) gidiyoruz.

Rus Ortodoks katedrali olan bu soğan kubbeli bu muhteşem yapı, Toompea Tepesi’ nin tepesinde yer alıyor ve neredeyse şehrin her yerinden görülebiliyor. 1900’ de, Mimar Mikhail Preobrazhenski tarafından yapılan bu katedral Novgorod prensi olan Alexander Yaroslavich Nevsky’ ye adanmış.

İlk gördüğüm andan beri merak ettiğim bu katedrale nihayet giriyoruz ve hayal kırıklığına uğruyorum çünkü sadece ana salonu gezebiliyoruz. Oysa ki ben soğan kubbelerinin içini görmek istiyordum. Hiç de hoşnut olmadan dolaşıp çıktık katedralden.

Sonra da Telliskivi’ ye gitmek için tramvaya yürüdük.

Telliskivi, eski şehir merkezinden 2 durak ötede bir yerleşim yeri. Tramway’ dan inince Turg diye bir alış veriş merkezi çıktı karşımıza. Eskiden tren istasyonu olan bu yer şimdi hem kafelere, hem de pazara ev sahipliği yapıyor. Altında da kocaman bir süpermarket var. üstlik içerisi de sıcacık. Niyetimiz bir şeyler yemekti ancak organik pazardan aldığımız kuruyemişleri yiyince, bizi tıkadı. Biz de pazarın altını üstüne getirdik. Yünlü bir şeyler satın alacaksanız, doğru adres Turg 🙂

Turg’ dan çıktıktan sonra da Telliskivi Creative City denen yere doğru yürümeye başladık.  Telliskivi Creative City içinde stüdyolar, workshop alanları, galeriler, tasarım dükkanları, restoran, kafe ve  bit pazarı olan bir alan. Bit pazarının olduğu binanın üzerinde kocaman harflerle DEPOO yazıyor. Biz oraya vardığımızda hava kararmıştı ve sadece bir iki tane restaurant açıktı. Fazla seçenek olmayınca biz de en ciks olanı tercih edip içeri girdik.

Girdiğimiz mekanın adı Lendav Taldrik. İçerisi kocaman ve sıcacık, çok da hoş. Ancak menüyü alınca çok da sevinemedik çünkü mekan hint mutfağı. Mümkün olan en az baharatlı yemeklerden somonu seçtim ben. Yanına yerel bira. Neyse ki çok da hayal kırıklığı olmadı somon. Kalk, baltık denizi ülkesine gel, sonra da hint usulü somon ye, olacak iş değil.

Baltık Denizi demişken; bu ülkenin en önemli gelir kaynaklarından biri de kehribar. Vanalinn’ de neredeyse her sokakta kehribar satan bir dükkan var. mağazalarda boy boy ve renk renk kehribar görmek mümkün. Ancak Türkiye ile kıyaslayınca çok çok pahalı 🙂 Talin’ de öğrendik ki, koyu sarı ve şeffaf olanlardan ziyade mat sarı, bal rengi olanlar kıymetliymiş, kehribarda.

Yemeğimizi yedikten sonra tekrar Vanalinn’ in renkli sokaklarına dönüp, eğlenmeye gidelim dedik. Ancak nedense o akşam hiç bir yerde hayat belirtisi yoktu. Meydanda dolaşıp, sıcak şarap içe içe etrafı gezindik ancak heryer çok durgun olduğu için biz de otele dönüp uyuduk.

Ertesi gün yine kahvaltımızı ettikten sonra eski şehir merkezine gittik. Çünkü niyetimiz Talin’ in en meşhur pastanesine gitmek. Maiasmokk Cafe (Kohvik Maiasmokk), Kalev çikolata dükkanı ile yan yana bir pastane ve gerçekten pastaları muhteşem. Talin’ in bir de meşhur likörü var, Vana Tallinn. Biz de pastalarımızla birlikte Vana Tallinn’ li kahve söyledik. Tadı Irish Cream’ e benzeyen kahve benim çok hoşuma gitti.

Kahvelerimizi de içtikten sonra bu sefer Toompea Tepesi’ ne doğru yürümeye başladık. 7 hektarlık bir alan olan Toompea Tepesi (Toompea Hill), önceleri zengin ve soylu kişilerin yaşadığı bir yermiş.

Kireçtaşı bir uçurumun üzerine inşa edilmiş olan Toompea Castle ilk olarak 1227’ de Alman Kılıç Şövalyeleri tarafından taş bir kale olarak inşa edilmiş. Sonrasında da Estonya’ yı yöneten her imparatorluk kaleyi üs olarak kullanmış. Bugün ise Estonya Parlamentosu’ na (Rigigikogu, Estonia’ s Parliament) ev sahipliği yapıyor.

Tompee Kalesi’ nin bahçesindeki, pembe renkli Barok tarzı Rigigikogu (Estonia’s Parliament), bina kraliçe Catherine döneminden kalma. Toompea Kalesi, Estonya’ da her zaman iktidarın merkezi olmuş.

Şimdilerde ise şehri yukardan izlemek isteyen turistlerin akınına uğrayan bir yer. Kale duvarları ile çevrelenmiş tepeye, çıktıktan sonra St. Mary Katedrali’ ne doğru yürüyoruz.

1240 yılında yapılan kilise, Estonya’ nın seçkin Alman asillerinin kilisesiymiş bir dönemler.  Estonya’ nın en eski kiliselerinden biri olan St. Mary Katedral’ i (St. Mary’s Cathedral), Dome Kilisesi ismiyle de biliniyor. Bu ortaçağ kilisesinin 69 metrelik Barok çan kulesine çıkarak, şehrin muhteşem manzarasını izlemek mümkün. Ancak biz merdiven çıkmak yerine Kohtuotsa Seyir Yerine yürümeyi tercih ediyoruz 🙂

Toompea Tepesi’ nde bulunan Kohtuotsa, Vanalinn’ in çatılarını ve kulelerini izleyebileceğiniz minik bir seyir terası. Etrafında da hediyelik eşyalar satan mağazalar var. en pahalı kehribarlar orada satılıyor 🙂 Gece kar yağdığı için biz Kohtuotsa’ dan eski şehri seyrederken şehir hafiften beyazdı 🙂 Biz de bir kaç hatıra fotoğrafı çektikten sonra kahve içip ısınmak için Reval Cafe’ lerden birine gidip oturduk. Akşam uçağıyla İstanbul’ a döneceğimiz için biraz da aylaklık yapalım dedik, ne de olsa gezilecek yerler kısmını bitirmiştik.

Reval Cafe, Talin’ de oldukça yaygın olan bir kafe ve hem kahvesi, hem pastaları hem de yemekleri çok güzel. Özellikle de füme somonu muhteşem.

Biraz da restaurantlardan bahsedeyim. Eski şehirde çok şık restaurantlar mevcut ve hatta bazıları çok popüler ve turistik; örneğin Olde Hansa, III Draakon, Peppersack Restaurant. Ancak restaurantların havalandırmaları yok, çok havasız, acayip ağır yemek kokusu sinmiş ve çok loş. Hiç sevmediğim şeyler. O yüzden buralarda yemek yemek benim için işkence. Bu mekanlarda bir çok çeşit av etinin yanında balıklar da mevcut. Anlayacağınız, Talin’ de asla aç kalmazsınız. Yemekleri çok başarılı.

Bir de Vana Tallinn’ den bahsetmek istiyorum. Tallinn’ in meşhur likörü ve her çeşidi mevcut. Marketlerinde tümünde bulabilirsiniz. Hatta çikolata dükkanlarında, minik hediye paketleri yapmışlar; 5 cc’ lik Vana Tallinn ve çikolata şeklinde. Ben gitmeden önce araştırmıştım ve yoğurt likörünün 2018’ de en iyi likör seçildiğini okumuştum. Ancak onu Tallinn’ de değilde havaalanındaki freeshop’ ta buldum. Denediğimde tadına bayıldım. Özellikle, yoğurt likörü, muz ve buz; bunları mikserde karıştırıyorsunuz, efsane bir şey oluyor. Tatli içki sevenlere, yoğurt likörünü tavsiye ederim 🙂

İnsanları genel olarak çok çok güzel. Burunları torna tesviyeden çıkmış gibi tek tip ve acayip güzel. Hem kadınların hem erkeklerin fizikleri ve yüz hatları mükemmel. Ukrayna, Rusya halt etmiş Estonyalıların yanında. Ancak insanların gülme kasları yok. Hiç gülümseyenine denk gelmedik.

Genel olarak, ben Talin’ i çok sevdim ancak biz 3 gün ayırmıştık Tallinn için, onu 4 yapmak lazımmış. Aklınızda bulunsun 😉