Rupea, Viscri, Sighişoara, Turda, Romanya

En kanlı ve vahşi savaşlara mesken olmuş bölge, Transilvanya.

Orta okul ve lise tarih kitaplarından hatırlayacağınız Eflak, Boğdan ve Erdel, bugün ki Romanya ve Moldava sınırları içinde yer alan ve Kaprpat Dağlarını’ nın uzantısı olan Transilvanya Alpleri. 250 km  boyunca uzanan, derin vadileri, gürül gürül akan şelaleleri, verimli ovaları, lezzetli suları, dünya güzeli gölleri olan bu bölgeye, tarih buyunca bir çok ülkenin göz dikmesine rağmen, bölge asırlarca Osmanlı hakimiyetinde kalmış.

Romanya gezi yazısının ilk serisine, Sinaia, Busteni, Raşnov, Bran, Braşov’ dan başlamıştık. Önceki gezi yazılarını buradan okuyabilirsiniz.

Romanya gezi yazımıza, Rupea’ dan devam ediyorum.

Braşov ile Rupea arası yaklaşık 1 saat sürüyor. Rupea’ da gezilecek pek bir yer yok, ancak sokaklar çok güzel. Rengarenk tek katlı evler bir film platosunu andıyor. Sokaklardan geçerken, evleri izlemek çok keyifli. Estetik görüntülü sokaklardan geçtikten sonra esas hedefimiz olan Rupea Kalesi’ ne varıyoruz.

Arabayı park edince fark ediyoruz ki bizden başka kimse yok, ziyaretçi olarak. Bu arada da inanılmaz şiddetli bir fırtına var. Rüzgar bizi dövüyor resmen. Rupea Kalesi, Transilvanyalı Saksonlar tarafından inşa edilen bir kilise kalesi. Yapım amacı da şehri izleyip, istilacılardan korumak. Kale, Romanya toprakları üzerinde yaşamış olan Dacia medeniyetinden kalan kalıntılar üzerinde inşa edilmiş. Şöyle de bir efsane var; Romalıların saldırıları esnasında, son Dacia Kralı esir düşmektense bu kalede intihar etmiş. Dacia’ lalırdan sebep de ülkede Dacia isminde köyler var.

Biz etrafta kimseyi göremeyince kalenin kapalı olduğunu düşündük. Sonra dışarı çıkıp fırtına ve yaklaşan yağmur bulutlarını görünce arabay binip, kaleyi gezme işini pas geçtik.

Veee direksiyonu Viscri’ ye çevirdik. Viscri, UNESCO tarafından koruma altına alınan bir köy. Söylenen göre Prens Charles’ın da Viscri’ yi çok sevdiği için bir kaç tane ev alıp, restore ettirmiş. Hatta otel olarak kullanılabiliyormuş.

Viscri sokakları, arnavut kaldırımı dediğimiz taşlarla yapılmış, evler rengarenk ve köy hayatı bozulmadan devam ediyor. Sokaklarda tursitleri taşıyan at arabaları, örgü ören nineler, güğümlerde süt taşıyan amcalar görüyorsunuz. Viscri’ de etrafı kale ile örülmüş bir de kilise de var. İsmi, Viscri Fortified Church.

Viscri sokaklarını da gezip, bitirdikten sonra Sighişoara’ ya doğru yola çıkıyoruz. Viscri ile Sighişoara arası yaklaşıp 1 saat sürüyor.

Romanya’ da, gezilebilecek turistik yerler bir birine çok yakın ve hepsi de küçücük yerler. O yüzden kısa zamanda çok yer gezmek mümkün. Bu kadar kısa kısa yazdığıma bakmayın, gerçekten ufacık köyler, gezdiğimiz yerler.
Sighişoara da diğer yerler gibi ortaçağda Alman ve Macarların yönetimindeki, Tarnava Nehri kenarında kurulmuş. Nehir kenarındaki şehri korumak ve gözetmek için de en yüksek kısmına bir kale yapılmış.

Biz Sighişoara’ ya vardığımızda kent merkezine araç girişi kapatılmıştı çünkü bir festival vardı. Biz de arabamızı yol kenarındaki bir otelin otoparkına park ettik. Sonra da Sighişoara’ yı keşfe çıktık. Eski kent merkezinden iç taraflara gitmek için rampa çıkmanız gerekiyor. Yokulu tırmanırken de sizi Turnul cu Ceac yani Saat Kulesi karşılıyor. Ben bu tip yapıları görünce mest oluyorum resmen. Sanki Orta Çağ’ daymışım hissine kapılıyorum.

Sighişoara’nın sembolü olan saat kulesi, 14. yüzyılda inşaa edilmiş bir kule. Bu muhteşem kule aynı zamanda şehrin giriş kapısıymış, eskiden. Kulenin üzerinde yer alan 4 küçük kule, kent konseyinin adaletini sembolize ediyor. 1676 yılında çıkan yangında kalenin kubbesi yanmış ancak sonra yeniden inşaa edilmiş. Kulenin her iki tarafında, saat ve insan figürlerin olduğu bir bölme var. Şehrin üst kısmına bakan tarafında, Barış Tanrıçası Eirene, Adalet Tanrıçası Themis, Gün ve Geceyi temsil eden figürler bulunuyor. Şehrin aşağı kısmına bakan tarafında ise haftanın 7 gününü simgeleyen pagan tanrıları yer alıyor; Diane, Mars, Mercury, Jupiter, Venus, Saturn ve Sun.

1556 yılında kadar kent konseyinin toplanma ve çalışma alanı olarak kullanılan saat kulesi, 1899 yılında tarih müzesine dönüştürülmüş. Müzeye girip, kuleden muhteşem Sighişoara’ yı izleyebilirsiniz.

Uzun uzun saat kulesini seyrettikten sonra şehri üst kısmına doğru yürümeye devam ediyoruz.

Kentin meydanı, tam tepede yer alıyor ve etrafında, Biserica Manastrı ile Silah Müzesi bulunuyor. Biserica Manastrı’ na çıkmak için meşhur merdivenleri çıkmak istiyoruz.

Kapalı merdivenleri (Scara Acoperita – Covered Stairway), Romanya’ ya gelmeden önce internette görümüştüm ve çok merak etmiştim. Eski şehirde dolana dolana merdiven girişini bulup çıkmaya başladık. Kapalı merdivenler, oldukça uzun ve ahşaptan yapılmış. Ancak üzeri tahtalarla kapatıldığı için içeri ışık hüzmeleri geliyor ve içerisi çok güzel görünüyor. Merdivenlerin en başına da bir amca oturmuş, akordiyon çalıp şarkı söylüyor. Tam, biraları alıp, oturmalık mekan 🙂

Merdivenleri büyük bir keyifle çıktıktan sonra Biserica EvanghelicaDin Deal” e varıyoruz. Transilvanya’ nın en büyük kiliselerinden biri olan Church of the Hill, bulunduğu yükseklik sebeiyle şehrin her yerinden görülebiliyor.

Saksonlar tarafından, Gotik tarzda inşaa edilne bu kilisenin bulunduğu yere aynı zamanda Hill of the School yani Okul Tepesi de deniyor. Çünkü saksonlar için eğitim de en az din kadar önemliydi, o yüzden kilisenin yanında bir de okula var.

13. yüzyılda inşa edilmiş olan bu kilisenin içi de en az manzarası kadar güzel. Kilisenin içinde, 19. yüzyıla ait, 700 tane borusu olan bir org var. Bu mehteşem org ile yaz aylarında her Cuma akşamı konser veriliyormuş. Ne yazık ki biz ona denk gelemedik.

Kilisede bulunan sunak ve barok org, Johann West tarafından oyulmuş ve Jeremias Stranovius tarafından boyanmıştır. Bugün de çok sayıda konserde kullanılan bu orgun olduğu kısımda akustik de oldukça güzel.

Kilisenin içinde freskler ve muhteşem resimler de mevcut ancak kiliseyi özel yapan bir başka konu ise, inşa edilirken çelik veya demir değil, birliştirme aparatları olarak ahşap kullanılması. Her anlamda gezilip görülesi bir yer.

Kilisenin hemen dışındaki Sassian mezarlığına da bir göz attıktan sonra yavaş yavaş aşağı inmeye başlıyoruz.
Saat kulesinin oraya varıp da fotoğraf çekerken gözüme Vlad ismi çarpıyor. Bir de yaklaşıyorum ki, meğer Vlad Dracul’un doğduğu evmiş orası.

Merakla içeri dalıyorum hemen. Mekanın giriş katı restaurant ve bar. Barmen abiye üst katta ne olduğunu sorunca, müze olduğu cevabını alıyorum. 5 lei verdikten sonra hemen üst kata çıkmaya başlıyoruz.

Merdivenlerden çıkarken üzerimizden kocaman bir örümcek geçiyor ve aklımızı alıyor. Barmen abinin küçük bir şakası. Sonra Vlad Dracul’ un evine çıkıyoruz. Her yer kapkaranlık, bazı yerlerde kırmızı led ışık yanıyor. Salonda bir tabut var içinde de biri yatıyor. Biz yatanın balmumu heykel olduğunu düşünüyoruz. Karanlıkta, etrafı pür dikkat gezmeye çalışıyoruz o sırada ürkütücü bir müzik çalıyor. Tam odaları bitirip salona dönerken, tabuttaki kişi bağırarak bizi korkutor. Böyle bir artaksiyon beklemediğimiz için aklımız çıkıyor tabii.
Sonrada söylene söylene çıkıyoruz dışarı.

Sighişoara’ nın da gezilecek yerlerini bitiriyoruz ve şehrin aşağı, yeni kısmına iniyoruz. Festival alanından geçerken doğal taşlardan yapılmış bileklik ve kolyeler dikkatimi çekiyor. Hemen tezgaha yanaşıyorum ve görüyorum ki taşlar gerçek. Hemen kendime bir Lapis Lazuli takım alıyorum. Bileklik ve kolye için 40 lei ödedik. Aklınızda bulunsun, doğal taşlara merakınız varsa, Romanya doğru bir yer.

Alış verişimizi de yaptıktan sonra yemek için Pizzeria La Piazzetta’ ya oturuyoruz. Muhteşem pizza ve tatlılardan sonra Turda’ ya doğru yola çıkıyoruz. Turda ile Sighişoara arası 2 saat sürüyor araba ile.

Turda’ ya vardığımızda saat 21:00 civarıydı ve otel ayarlamadığımız için etrafta otel bakınmaya başladık. Baktığımız oteller ya dolu ya da kapalı çıktı. En son merkezde Hotel Centrum diye bir yer bulduk. Turda’ da otel fiyatları diğer şehirlere oranla epey yüksek.

Turda’ ya geliş sebebimiz Salina Turda’ yı yani tu madenini görmek. Zaten başka da yapacak pek bir şey yok. Salina Turda, ziyaretçisi çok olan bir yer olduğu için sabah erken gitmek gerekiyor. Biz de akşam bir markete uğrayıp, labne peyniri, Nutella ve ekmek alıyoruz.

Ertesi sabah erkenden otelden çıkıp Salina Turda’ ya gidiyoruz. Erken gittiğimiz için arabayı hemen önündeki otoparka park ediyoruz. Sonra da kahvaltılıklarımızı banka koyuyoruz ve oradaki büfelerden birinden kahve alıyoruz.

Ekmeğin üzerine labne peyniri ve Nutalla’ yı sürüp afiyetle kahvaltı ediyoruz. İkisi birleşince tadı tiramisu gibi oluyor 🙂

Biz kahvaltı edene kadar Salina Turda’ da açılıyor ve biletlerimiz alıp içeri gidiyoruz.

Salina Turda tuz madenlerinin evveli çok net bilinmiyor. Ancak Macar dökümanlarında görüldüğü kadarıyla 1075 yılları için buradaki tuz madenine atıfta bulunulmuş. Tuz madeninin varlığı, kesin olarak ancak 1271 yılına ait dökümanlarda görünüyor. O dönemlerde maden işlenerek tuz çıkarılmaya başlanmış ve bu sayede Esztergom ve Alba Lulia kalkınmaya başlamış. O dönemlerde ekonomiye oldukça katkısı olmuş madenin.

Uzun yıllar boyunca, tuz çıkarılan madene, 1840 yılında Ocna Mures madeni rakip olunca Turda Salina’ nın papucu dama atılmış. Ancak “Joseph”, “Theresa” ve “Anthony” kuyularından, tuz çıkarma işlemi 1862 yılına kadar sürmüş. Sonrasında madene kil sızıntısı olunca, tuz çıkarma işlemi bırakılmış.

Tuz çıkarma işi bitmiş ancak madeni atıl durumda bırakmamış, Romanya. İçeriyi düzenleyip, turizme kazandırmış. Şimdi size bu müthiş yeri anlatacağım.

Kapıdan girip, merdivenlerden aşağıya doğru indikten sonra karşınıza upuuzun bir koridor çıkıyor. Bu koridor, tamamen tuzdan oluşuyor. Biz de ne kadar tuzlu olduğunu görmek için duvarı yaladık, elbette 🙂

Koridordan sonra da tuzların kırılıp dışarıya aktarılan kısmına giriyoruz. Bu bölümde eskiden değirmeni döndürmek için midilli atları kullanılıyormuş. Sonra da parçalanan tuzlar dışarıya sevk ediliyor. Tüm bu sistemin tamamını göstermek için bir de maketini yapmışlar, galerinin içine.

Değirmenin olduğu galerinin hemen yakınında bir de sunak var. Salonun doğu duvarındaki tuza oyulmuş bir niş içindeki sunak, tuz kesicileri için tapınma ve dua yeri olarak yapılmış.

Bunları da gezdikten sonra yolu takip edip merdivenlerden aşağı inmeye başlıyoruz. Daracık merdivenlerden inince insan yine daracaık bir madene ineceğini sanıyor ve şok oluyor. Çünkü dar merdivenler bir balkona çıkıyor ve o balkonun 100 metra aşağısında mükemmel bir maden var. Ben ilk başta gözlerime inanamadım. Görüntü o kadar muhteşem ki, kendinizi uzay üssünde gibi hissediyorsunuz.

Önce hayran hayran aşağıya bakıp, izliyorum, ne olduğunu anlamaya çalışıyorum sonra da sabırsızlıkla aşağı iniyorum.

Yerin 100 metre altında bir alan ve sadece güzel vakit geçirmek için düzenlenmiş. Küçük bir hediyelik eşya satan dükkan, 180 kişilik koltuk ısıtmalı amfi tiyatro, 6 tane gondolu olan bir dönmedolap, mini golf sahası, bowling alanı, bilardo ve pinpon masaları, futbol veya hentbol oynamak için bir saha, oturup dinlenmek için bir sürü oturma alana ve bir de göl. Evet, tüm bunların hepsi bu madenin içersinde ve etrafı tamamen tuz. İnanılmaz bir yer.

Tüm bunlar insanlar burada vakit geçirip hem sağlığına kavuşsun hem de gzesin diye yapılmış. Tuz madenin içerisinde hava bir çok hastalığa iyi geliyormuş. Hastalığı bilmem ama ben orada olduğum sürece çok rahat nefes alıp verdim ve kendimi çok iyi hissettim.

Turda tuz madenin ortamı hastalıkların üremesine izin vermiyor. Bir nevi antibakteriyel hava, yani 🙂 Solunum yolları için ve KBB’ de oluşan hastalıkların tedavisi için oldukça etkili bir ortam. Onun haricinde alerjik solunum yolu hastalıkları veya kronik evrimleşen enfeksiyöz ve alerjik (astım, kronik bronşit, KOAH) hastalıkları için de tedavi edici özelliğe sahip.

Tuz madeni mikro iklimine maruz kalmak, mesleki risk faktörleri olan ya da çevresel (emisyonlar, gaz, tütün, vb.) kişilerde solunum yollarında faydalı etkiler yaratıyormuş. Bu ortamda sportif faaliyetlerde bulunmak da oldukça sağlıklıymış. O yüzden de tüm bu etkinlik alanları yapılmış.

Daha bitmedi tabii. Bir de gölet var. Bu gölet tavandan damlayan sulardan meydana gelmiş. Suyu inanılmaz tuzlu (tadına baktım oradan biliyorum). Göletin kenarında çok şık oturma grupları var, onlara bayıldım. Ama oturmak nasip olmadı çünkü heyecandan yerimde duramadım. Gölette küçük kayıklarla dolaşmak mümkün. Bir tane kayık kiralayıp, kürek çekerek dolaşabiliyorsunuz.

Tabiisi de ben o kayıklara binmeden dönemezdim. Hemencecik bir kayık kiralayıp engin gölete doğru kürek çekmeye koyulduk. Aslında kürekleri Mustafa çekti ben de ona, “tek kürekçim sensin benim, sen çekmezsen yürümez gemim” şarkısını söyledim. Yalnız gölet karanlık olduğu için biraz ürkütücü. Bazı yerlerde insan korkuyor. Yaniiii, ben korktum biraz. Bir de su o kadar tuzlu ki, üzerinize su sıçradığında bir süre sonra kuruyor ve kazık gibi oluyor. Ve çok güzel parlıyor. Biz bir kaz göleti dolandıktan sonra indik. İndiğimizde pantolonumuz tuz yüzünden bembeyaz olmuştu.

Madende girilmedik yer bıraktıktan sonra yavaş yavaş çıkmaya başladık. Ancak o kadar çok kalabalık olmuş ki, dakikalarca asandör beklemez zorunda kaldık. Olurda gitmek isterseniz, bizim gibi erkenden gidin. Ben muhtemelen bu madeni ömrümce unutamayacağım, çünkü çok çok hoşuma gitti. Umarım herkese görmek nasip olur 🙂

Merak edenler için, Salina Turda’ nın web sitesine buradan bakabilirsiniz.